21 Ekim 2010 Perşembe

Unut-mak

Bazı özel insanlar vardır hayatında. Ona olan sevgin hiç bitmeyecek, hayatından hiç çıkmayacak sanırsın. O kadar çok değer verirsinki o anda ona, anlamaz. Sen onun için, onun sende olduğu kadar değerli olmazsın asla. Zaten karşılıklı olsa hayatta her duygu, hiç acı çekmezsin. 'Hayat acımasız' demezsin. Böyle bi ütopyada yaşayıp gidersin.
Ama o insanlar hiç kalmaz hayatında. Unutursun sende yavaş yavaş. Kimse ölmez bir insan hayatından çıktığı için.Kim olursa olsun. İntahar edersen o başka. Ama yapma, onu yapma işte.Unutursun arkadaş, zorlada olsa unutursun.
Bazı özel günler vardır hayatında. O tarihleri kazırsın aklının, kalbinin bir köşesine. Hangisi daha güçlüyse, kaydedersin bir köşeye. Sonra bir bakarsın, aylar, yıllar olmuş o gunleri anmayalı. Üzülmezsin bile. Anlamı bile kalmaz hatta. Hatta farketmezsin bile. Birileri hatırlatırsa 'Amaan' dersin. 'Ben miydim o insan?'. Unutursun arkadaş, zorlada olsa unutursun.

Hep hayatının son dönemlerinde olan insanları hatırlarsın. Eş, dost, sevgili farketmez. O insanların dogumgunlerini unutmazsın mesela. Ya da beraber nasıl çılgınlar gibi eğlendiğinizi, ağlayarak dertleştiğinizi, haftanın hangi gunleri rakı, hangi günleri bira içtiğinizi unutmazsın. Paylaşım hep devam eder çünkü onlarla. Bazen oturup sabahlara kadar anılarınızdan bahsedersiniz. Unutmak ne mümkün, ve gerçekten o insanları kaybetmek istemezsin. 'Gitmesinler, ben bu anıları, bu gülüşleri hiç unutmayayım' dersin.
İyi güzelde o insanları bulacak kadar şanslı mı sandın kendini?

Bir arkadasım var mesela öyle 15 senelik arkadasım falan değil. En fazla 6 sene. Ama o altı senenin her anında yanımda. Bir gun vardı beraber tekila içtiğimiz. İçersin, içemezsin. Sarhoş olursun, olmazsın. İçtim, oturduğum gibide kalktım. Karaciğer sağlam o zamanlar. Ama o arkadaş benimle hala tekila içmez. Ben varsam ağzına sürmez. Ben en çok onunla tekila içmemeyi severim hatta. Ben en çok onunla tekila içmediğimizi hatırlamak isterim.

Tabi öyle herkesi hafizandan silemezsin. Bazı flu anılar kalır aklında. O kadarda değil. Ama benim için bir anlamı kalmıyor, o hayatımdan çıkıp giden insanların, onlarla olan anıların. Çünkü bir insan benim hayatımdan çıktıysa, mutlaka bana bir çok kötülük yapmıştır. Üzmüştür, kırmıştır beni defalarca. Öyle bir anda silmem, ama silince de herşey biter işte o anda. Yinede bana kalan o flu anılarla hatırlarım nasıl bir değişim geçirdiğimi.

Mesela ben çok dedim insanlara;
'Ben unuttum çoktan, sende unutsan iyi edersin.'

Ama tabi bu sadece benim, zaten ben hiç bir zaman tam doğru olmadım.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Nası olurdum?

'Ruhum ortaçağ Avrupası'na ait' derdim bir zamanlar.
Sonra bir arkadasım 'Kızım ortaçağ falan senin neyine.Yangınlar, veba, açlık sana gelmez. Bırak bu işleri.' demişti.
'Ama ben prenses sıfatını uygun gördüm kendime, o zamanlara aitse ruhum.' demiştim.
Böyle bi güldürmece eğlenmece havası.
Hayallerimde hep prensesim çünkü ben.

Sonra düşündüm. Uzun uzun düşündüm. Aslında düşünmeye ayıracak çok vaktim olmamasına rağmen, anlamı varmış gibi düşündüm.

Acaba o zamanlarda yaşasaydım nası bir prenses olurdum? Babama boğun mu eğerdim yoksa karşı mı gelirdim? Piyona çalıp, örgü mü örerdim, yoksa ata mı binmek isterdim? Bebeklerle mi oynamayı severdim yoksa kılıç kalkan öğrenme peşinde mi koşardım? Erkekler ava giderken gizli gizli peşlerine mi takılırdım? Yada savaş zamanı odama kapanmayı yedirebilir miydim kendime?
Eğer prenses olsam ben ne yapardım?
Sanırım ben biraz isyankar bi prenses olurdum. Ata binmek isterdim. Yanımda sovalyeler olmadan kırlarda çiçek toplamak isterdim. Kralın uygun gördüğü bi prensle değil, aşık olduğum bahçıvanla evlenmek isterdim. Birazda deli olurdum sanırım. Orda burda ot-börtü-böcek toplayıp, sihir gibi şeyler var mı yok mu çözmeye çalışırdım.
Yani ben öyle prenses olsam başa bela bişi olup çıkardım, şimdiki gibi.

Hem zaten o zamanın, bu zamandan pekte bir farkı yok. Ailemiz neyi uygun görürse onu yapıyoruz. İstedikleri insanlarla belki evlenmiyoruz ama istemedikleriyle kesinlikle evlenemiyoruz. Neyi öğrenmemiz uygun görülüyorsa onu öğreniyoruz. Nerede tanıdık bulunursa oraya işe giriyoruz. Yani hayat hep aynı hayat aslında. İnsanların verdiği mücadelelerin isimleri değişiyor sadece. Ana maddeler hep aynı kalıyor. Bir kız çocuk barbie bebekleri yerine arabalarla oynamak isterse, erkeksi oluyor. Bir prensesin ata binmesi hoş karşılanmıyor. Zengin kıza fakir çocuk yakıştırılamıyor. Prenses, bahçıvanla evlenemiyor. Kadınlar hala eziliyor. Erkekler artık savaşmıyor ama kadını kariyer peşinde koşmasın istiyor.

Ben prenses olsam isyankar bişi olurdum dedim ya, aslında isyanlarımı yaşamam için prenses olmama gerek falanda yok. Öyle bilmemkaç yüzyıl önce gitmeye de gerek yok. Gecen gun yine aynı arkadasım 'Bu kadar şikayet etmekten, herşeye muhalefet olmaktan yorulmadın mı? Bir piskologa mı gitsen sen artık' dedi. Ama o isyanlar olmasa ben, kendim olamamki. Gerçi artık beni anlayamayacak insanlarla tartışmayı bıraktım. Gülüp geçmeyi öğrendim onlara.

Ama yinede olabileceksem prenses olmayı secerdim.Çünkü öyle kıyafetler çok yakışır bana.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Hep aynı

Hep aynı hataya düşüyorum ben. Aklıma geliyor yazacaklarım, duruyorum, yazmıyorum o anda. Sanki beni, düşüncelerimi yazıya dökmekten daha mutlu edici bir eylem varmış gibi, 'Sonra yazarım, şimdi sırası değil.' diyorum. Nasılsa gelirler aklıma tekrardan.

Ama tekrardan gelmiyor işte o cümleler aklıma. Bazen, şanslıysam eğer, yakınlaşıyorum sadece. Asıl cümlelerimin, hayaletlerini döküyorum kağıda. Asla istediğim gibi, ilk andaki gibi olmuyor. Ama hep aynı hata. Hep beni alıkoymalarına izin veriyorum. Geçiyor, gidiyor cümleler.

Alakasız devam edeceğim yine yazıma, çünkü yine zamanından geç yazmaya calışıyorum düşüncelerimi. Aslında gözüktüğüm kadar komik, eğlenceli bir insanda değilim ben. Yinede kimle ne konuşursam, hep bir gülümseme yaratıyorum yüzlerinde. Bazıları kahkaha bile atıyorlar hatta. Fakat aslında ben o kadar da komik bir insan değilim. Ya da belki de öyleyim. Belkide gerçekten neysem oyum. Belkide gerçekten olduğum gibi gözüküyorum dışardan bakınca. Ama ne kadar komiksem, bir o kadarda ciddiyim, agresifim, saldırganım, takıntılıyım. Ufak ayrıntılara takılıp kendimi ve en yakınımdakini huzursuz etme huyum vardır mesela. Ama yine de ufak ayrıntılarla mutlu olmasını da bilirim. Eğer mutlu olursam, her nefesimi yakınımdakileri mutlu etmeye harcarım.
Anlaşmak kolaydır benimle, eğer huzursuz ve mutsuz edilmiyorsam. Ama yinede gri bölgem yoktur. Bir şey ya siyahtır ya beyaz. 'Eğer böyle konuşuyorsa sevmiyordur.' 'Eger bunu yaptıysa seviyor olamaz.'
Çok kızıyorum kendime bu yüzden. Hayat siyah ve beyaz dışındaki renklerle daha kolay çünkü. O renk gri olsa bile, çok daha kolay. Çok daha mutlu. Çok daha komik.

Mesela bir soru var aklımda kaç zamandır. Arkadaşlarım, dostlarım ve beni sevdiğini söyleyenler için. Beni, ben olduğum için mi seviyorlar mesela? Butun huysuzluğum, agresifliğim ve gel-gitlerimle. Yoksa kıpır kıpır gözüktüğüm için mi seviyorlar? Onları güldürdüğüm için. Hepsinin aklından geçen ayıp esprileri, en komik ben ifade etme cesaretine sahip olduğum için mi en çok benimle eğlendiklerini söylüyorlar?

Ya da sevgililerim, aşıklar mıydı acaba bana gerçekten? Yoksa onları değiştirmeden sevmeye calıştığım için mi benimle kaldılar? Belkide sewemedim aslında bende gerçekten. Belkide bende ikiyüzlüydüm, belkide kindardım herzaman. İçimde biriktirdiklerim taşınca, siliyorum belkide insanları. En hoyrat şekilde hemde.

Buraya yazmamı istemeyen mesela, dayanamayıp yazdığımı öğrenirse daha mı az sevecek beni? Daha çok mu kavga edeceğiz içimdekileri yazmak istediğim için? Onunla nasıl mutlu olduğumu, onu nasıl mutlu ettiğimi unutacak mı?
Onunla yeni bir sayfa açtığımı ve bütün herşeyi tertemiz yazdığımı, ve bununda onun sayesinde olduğunu anlayabilecek mi?
Ben nasıl onu değiştirmeye kıyamadan seviyorsam, o da beni öyle sevecek mi? Beni, ben olduğum için. Butun deliliklerim, huysuzluklarım, butun gel-gitlerimle kabul edebilcek mi beni? Değiştirmeden, sorgulamadan. Beni hayal ettiği kişi olmaya zorlamadan.

Ama işte bir huyum var benim, hep aynı hataya düşüyorum. Hep zamanından geç yazmaya calışıyorum. İçim rahat etmiyor o zaman. Bu yazının olmadığı gibi, olmuyor.

15 Ekim 2010 Cuma

Nedir?

Nedir fedakarlık? Mesela çok istediğiniz bir şeyi yapmaktan vazgeçmeniz midir? Yoksa istemediklerinizi, sırf karşınızdaki mutlu olacak diye yapmak mıdır? Yoksa karşınızdakinin ihtiyaçlarından etkilenerek mi gelir, içinizden, yapmak istediğiniz şeyler?
Eğer içinizden geliyorsa, onun adı nasıl fedakarlık olur?

Mesela kafası bozuk olduğunda, ne kadar konuşmaya ihtiyacınız olsa da susmanız fedakarlık mıdır? Hasta olduğunda ona çorba götürmeye üşenir misiniz aslında? Üşenmezsiniz, kıyamazsanız. İçinizden gelir, çorba yapmayı bilmiyorken, öğrenir, koşa koşa gidersiniz kapısına. Mesela gece dışarı çıkmak istese canınız, eğer bir problemi varsa, 'sen git' dese bile gitmezsiniz. İçinizden gelmez. Şevkiniz kırılır.

Üstelik sadece sevgiliye karşı da değildir bu tutumunuz. Arkadaşınızın morali bozuksa, yardım istediyse eğer, ertesi gunkü sınava çalışmayı bırakırsınız. Arkadasınız geceyarısı sehrin bir ucundan arasa 'Yanıma gel' dese, kalkıp gidersiniz.
Peki bunların hepsini siz kendiniz isteyerek yapıyorsanız, isteyerek vazgeçiyorsanız arzularınızdan, nasıl fedakarlık olur bu?

Yoktur fedakarlık aslında. Seçimler vardır sadece. Evet bazen abartırsınız belkide o seçimleri yaparken. İçiniz gider, 5 dakika sonra 'Olsun böylesi daha iyi.' dersiniz.
O seçimleri hangi nedenlerle, kimler için yapıyorsanız yapın, eğer içinizden geliyorsa, eğer sizi kimse zorlamıyorsa üzülecek bir durum yok. Vazgeçtiğiniz bir şey de yok. Siz sadece seçim yapıyorsunuz.

Önemli olan karşınızdaki insanın seçimlerinde hangi noktada olduğunuz. Önemli olan karşınızdaki insanın da, seçimlerini sizin için yapıp yapmadığı.

12 Ekim 2010 Salı

Eğer İstersem

Eğer ağlamak istersem, gözyaşlarımı siler misin? Yanaklarımı ıslatmasınlar diye.
Eğer gitmek istersem, benimle gelir misin? Yanlız kalmıyım diye.
Eğer gülmek istersem, benimle güler misin? Kahkalarımız gökyüzüne ulaşsın diye.
Eğer elini tutmak istersem, elimi tutar mısın? Herkes görsün diye.
Eğer şarkı söylemek istersem, benimle söyler misin? Kötü sesimi kimse duymasın diye.
Eğer saçmalamak istersem, benimle saçmalar mısın? Hayatlarımıza renk gelsin diye.
Eğer ölmek istersem, beni kollarınla sarar mısın? En son senin sıcaklığını hissediyim diye.
Eğer kalbini istersem, bana verir misin? Benimkide sende olsun diye.
Eğer sana güvenmek istersem, sende bana güvenir misin? Yaptığım hataları unutayım diye.
Eğer aşkını istersem, düşünmeden verir misin? Sınırsızca yaşayalım diye.
Eğer butun öğrendiğin oyunları unutmanı istersem, unutur musun? Birbirimize teslim olalım diye.
Eğer saf olmak istersem, benimle temizlenir misin günahlarından? Eşsiz olalım diye.
Eğer kendimi sana bırakmak istersem, sende bana bırakır mısın kendini? Ruhumu bir sen gör diye.
Eğer seni sevmek istersem, sende beni sever misin? Kendi Dünya'mızı yaratalım diye.

Eğer istersem, yapar mısın?

30 Eylül 2010 Perşembe

Rüzgar

Uzakta bir yerlerde olsam, ruzgar değse tenime. Az biraz baykuslar konuşsa yansimamla, ama korkutmadan. Varliğim, yokluğa dönüşse, ben yokluğumda kendimi bulsam tekrar tekrar. Bulduğumu kimseye göstermesem, bir ben kendim olarak bana kalsam.

Ama en çok rüzgar olsa aklimda. En çok onu hissetsem, en çok ona olsa hasretim. Renkler olmadan boyanmaz Hayat. Rüzgar olmadan da, once kaybedip sonra bulamam kendimi. O soğuk yüzümü isirmazsa hissedemem kaybolmuşluklarimi. O rüzgar olmazsa, olamam ben, Ben gibi.

Olacak arkadaş. O rüzgar olacak. O soğuk iliklerime işleyecek sigarami içime çekerken.
Olmazsa olmaz, eğer olmazsa yokluktan varolamam.

Keşke bir rüzgar yetse. Keşke bir rüzgar alip goturebilse. Keşke rüzgar hep değse de tenime, ben yaşadiğimi hep hissetsem, hiç unutmasam

- Posted using BlogPress from my iPhone

22 Eylül 2010 Çarşamba

Ya da Tam Tersi

Uç, Kaç, Bağır, Saklan. Önce uzaklaş, kurtul. Sonra geri dön, savaş. Önce kuzeye git sonra güneye. Ya da tam tersi. Önce kır parçala, sonra birleştir incittiklerini. Önce sev, sonra nefret et. Ya da tam tersi. İçine at hislerini ki, kimse göremesin. Sonra sınırsızca yaşa duygularını ki, şaşırsınlar. Deli desinler. Önce gül, sonra ağla. Ya da tam tersi.
Önce yaz, okusunlar. Sonra sil. Önce git, sonra geri dön. Asla 'Geri Dönüş Yok.' deme. Önce korkak desinler sana, sonra cesaretine hayran kalsınlar. Önce düşün taşın, sonra vazgeç düşüncelerinden. Tek doğru yok.

Önce uç ki, yakalayamasınlar.
Önce kaç ki, kovalayamasınlar.
Önce bağır ki, dinlesinler.
Önce saklan ki, bulamasınlar.

Önce kelimeler gelsin, sonra cümleler. Ya da tam tersi. Önce konuş, sonra sus. Önce anlamalarını bekle, sonra bırak yorumlasınlar. Önce oku adam ol, sonra yaşa çocukluğunu. Ya da tam tersi. Önce saçmala, sonra mantığına sarıl. Ya da tam tersi. Önce anılarını hatırla, sonra unut. Kendine yeni anılar yap. İçinden gelerek yaşa. Dışardan yargılanarak değil.

Önce aşık ol, sonra sewil. Sevilmeyi bekleyen sen olma. Öylesi daha güzel. Sonra delicesine sewil. Sen seversen, eğerki seversen, saklama. Karşılık beklenerek yaşanmaz aşk. Karşılık bulursan şımarma. Kendini daha üstün görme. Karşılık bulursan, sakın vazgeçme. O gitse bile sen kal bıraktığı yerde, elbet geri dönecektir.

Önce sew, sonra sewil. Ya da tam tersi.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Sen mi buyuksun Ben mi?

Kiyida durdum once. Eteklerimi dizime cekip. Denizin sonu gozukmuyordu alisik oldugum gibi. Gozlerimi kapayip derin nefesler aldim. Sanki bir okyanus havasi. Aslinda sadece bir deniz, bir kiyi. Boyumdan buyuk dalgalar anca bileklerime ulasabiliyordu. Kiyidaydim ama sanki denizin ortasindaydim. Bana meydan okuyabilen dalgalar anca dizlerime degebildiler. Hafifce eteklerimi islatarak. Ama onemi yoktu. Dalgalar ayaklarimin altindan kumlari cekerken birakiyordum nefesimi. Ilk defa sigaraya ihtiyac duymadim. Biraktim dalgalara butun gecmisimi, hayatimdan gecen butun anilari. Akmalarina izin verdim parmak uclarimdan.
Sen mi buyuksun ben mi? Diye bagirdim denize, denize karsi. Yukseldim, ruhumun salinmasina izin verdim. Evet artik ben daha buyuktum o boyumu asan dalgalardan. Ben daha buyuktum ucsuz bucaksiz bu denizden. Butun herseyimi alip gitti o dalgalar, o deniz. Artik gecmisimin agirligi Deniz Baba'daydi. Ben kurtulmustum, sira ona gecmisti.
Uzunca bir sure sadece kendi golgem sahitti arinisima. Bir tek o ortakti butun anilarimin akip gitmesine. Sonra baska bir golge takip etmis ayak izlerimi. Farketmemisim once. Kac zamandir izliyordu o golge, golgemi bilmiyorum. Ben varligini hissettim sadece. Varligini hissedince anladimki, beni ondan uzaklastirabilecek buyuklukte bir dalga yok.
Sonra; Son kez tekrar bagirdim: 'Sen mi buyuksun ben mi?'
Ama bu sefer yalniz olmadigimi bilerek, anilarimdan vazgecip gelecege guvenle bakarak.
Sonra bir baktim Golgem bana eslik etmekte olana sarilmis. Onun sigarasindan cekmis icine, alkolune ortak olmus.
Sonra iki Golge beraber bagirmis:
'Sen mi buyuksun Ben mi?'


- Posted using BlogPress from my iPhone

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Durdurduğun bir Dünya yok!

Bir nefes kadar önemli sanmaktayız kendimizi. Bazı insanların Dünya’ları olduğumuzu düşünürüz, biz olmayınca o Dünya’ların duracağını, bizsiz dönmeyeceğini. Aslında o Dünya’ların bizi ciddiye almakta ne kadar ciddiyetsiz olduklarını farketmek istemeyiz.

Hatta en çok, bu durduramadığımız Dünya’lara değer veririz. Bir kere de dursun, durmaz. Yanlışsın bir kere sen. Oyunsuzsun. İşine gelince pembe yalanları kullanmaktan çekinmeyenler, dürüst olmak adına hoyratça kıracak kalbini. Üstelik farketmeyecekler, senin içine dert olan ciddiyetsizliği. Belki şu anda gördüğünden daha iyisini bile göremeyeceksin. Belki zamanla düzelmeyecek. Belki de çoktan kaybetmiş olduğun bir savaşın içindesin. Kim bilebilir? Ciddiyetsiz de olsa yaşadıkların, göze aldıracak vazgeçmemeyi, bırakıp gitmemeyi.

Şimdilik ise sadece;

Durdurduğum bir Dünya yok. Durduğun bir Dünya yok.

Gel, Bu sefer Dünya’m seninle dönsün.

Düşünme, bırak Dünya’n benimle dönsün.

İnanç

Bazen, bazi insanlar için varolmayan degerlere inanmak, varolanlara inanmaktan daha kolay gelir. Dogmalara inanmak için sorgulama gerekmez. Herkesin huzur buldugu dogmalarin dogusundaki neden, insanlarin içinde olan boslugu doldurma ihtiyacidir. O sebep, çaresiz kalindiginda, daha öte bir varliga yakaristaki rahatlamadir.

Bazi insanlar, seçim yapmak zorunda kaldiklarinda ve karar veremediklerinde, tercih etme kabiliyetsizliklerinin sonucunu kadere baglarlar. Aslinda kaderlerini kendilerinin yazmakta oldugunu, hatalarinin sadece kendi yanlis seçimlerinden dolayi kaynaklandigi kabul etmek en zorudur. O yüzden, ters giden her seyi kader diyerek kabullenmek, aslinda vasifsizligin semboludur.

Bazi insanlar, yasadigimiz bu Dünyadan daha iyi bir yer olduguna inanmak isterler. Burda elde edemediklerini, oraya gidince sahip olacaklarini düsünerek geçirirler hayatlarini. Bu düsünce, insani savastan kaçmaya tesfik eder sadece. Istediklerini bu Dünyada elde etmek adina atilmasi gereken o adimlar hiç bir zaman atilmaz böylece.Sevdikleri birini kaybedince, daha iyi bir yere gitti diyerek avuturlar kendilerini. Aslinda ölümden öte köy yoktur hiç bir canli için. Gidecegimiz bir yerde yoktur aslinda. Ölüm düsüncesiyle, yokolusla basa çikmanin zorlugundan dogmustur bu düsünce. Çünkü insanoglu egosu, bir gun tamamen yokolacagini yediremez kendisine.

Asil mesele sorgulamadan inanmak degildir aslinda. Asil mesele sorgulayip, ortadaki mantiksizligi görüp, yine de inanmayi basarabilmektir. Içindeki inanma ihtiyacini kucaklayip, dogmalarin arkasina saklanmadan yola devam edebilmektir.

20 Ağustos 2010 Cuma

İnsan ve Toplum

‘Hayır’cıyım ben. Aslında pek çok şeye ‘Hayır’ demem hayatta. Çünkü bana gore herkes kendi penceresinden haklıdır. Herkesin kendine gore doğruları vardır. Bu yüzden bir çok ‘Evet’çinin akılsız yada aptal olduğunu düşünmemekteyim. Taraflara baktığımızda, ikisininde birbirinden kötü tarafları olsa da, toplumu oluşturan bireylerin her zaman ‘Cumhuriyet’ tarafında olmasını ümit ederim. ‘Cumhuriyet’i tehlikeye atacak adımlara karşı durmasını beklerim.

Bütün insanların Dünya’yı ve sosyal toplumu oluşturan olguları kendi akıllarını kullanarak sorguladığını düşünmek isterim. ‘Aydınlanma’ ve buna bağlı olarak ‘Gelişme’ ancak ve ancak insan kendi aklını kullanmayı başarabilirse gerçekleşir çünkü.

Gelişmeler tarihsel bir geçmiş, bir temel olmadan ortaya çıkmaz. Bir gelişme birdenbire ortaya çıkmış gibi gözükse de, önceden var olan, içinde geliştiği ve bağlantılı olduğu bir durumu öngerektirmektedir. Bu nedenle gelişme için gerekli olan ortamı yaratabilen insan toplulukları, diğer topluluklara gore daha hızlı gelişecektir.

İnsan toplulukları, uzun sure, doğa, insan ve toplum üçlüsünü, tanrılar veya tek tanrıya dayalı bir algılama ile açıkladılar. Bu düşünce yapısı, bir yaratıcı ve her şeyi denetleyen bir tanrı kavramını ve bu tanrı tarafından bildirilmiş gerçekliğin kayıtsız ve koşulsuz kabulu sonucunu doğurdu. Bu tanrı tarafından bildirilmiş gerçekliğin kayıtsız ve koşulsuz kabulu şeklindeki düşünsel ortam, gelişmeyi sağlayacak özgür düşüncenin ortaya çıkmasını engelleyecek bir yapıyı da beraberinde getirdi.

Bu gelişmeyi engelleyici ortam, Doğa, İnsan ve Toplum üçlüsünün, Tanrı’nın varlığını ve onun yaratıcı gücünü inkar etmeden de incelenebileceğini ileri süren insanları tarih sahnesine çıkardı. Ve bu düşünsel yaklaşım, insan düşüncesinin ve aklının, giderek tanrıbilim ve dinsel metinlerin getirdiği sınırlamalardan kurtulması sonucunu doğurdu. Böylece düşünsel ortam, yaratıcı tanrı, tanrıbilim ve bildirilmiş gerçekliklerden, doğa, insan ve toplumun akıl yolu ile incelenmesine veya bu iki yaklaşımın bir arada yorumlanışa kaydı. Bu sayede engellemelerden kurtulan akıl, gelişmeyi sağlayan aydınlık düşünsel bir ortam yarattı.

‘Aydınlanma’ kavramına dönecek olursak, İşte bu aklı kullanma cesaretini gösterebilen toplumlar diğer toplumlardan daha hızlı gelişmektedir. ‘Aydınlanma’ denilen bu gelişme, özgür düşünce ve demokrasi ile beraber her yönlü toplumsal gelişmeyi sağlayabilmesi açısından önemlidir. Kısaca ‘Aydınlanma’, aklını başkasının yardımı ve yol göstericiliği olmadan kullanma cesaret ve kararlılığını gösterebilmektir.

Bu söylenenlerden, akılcı düşüncenin, Tanrı’nın ve onun yaratıcı gücünü inkar ettiği sonucu çıkarılmamalıdır. Yaratan, insana aklı verdiğine gore, onu kullanma sorumluluğunu ve cesaretini de vermiş olmalıdır. Bu düşüncenin doğal sonucu, insanlığın çalışmalarının merkezine, aklı koymasının aslında tanrısal buyruk olduğudur. Bu açıdan Tanrının varlığı ve yaratıcı gücü ile akıl çelişir ve uzlaşmaz değil, tam tersi birbirlerinin destekleyicisidirler. Uzun yıllardır ülkemizde bu tesbitin yapılamamış olması gelişme ve ilerleme yolundaki en önemli engelimizdir.

Tanrının varlığına ve yaratıcı gücüne olan inanç, boş inanç ve bağnazlığa dönüşerek ortaçağ karanlığını yaratmış ve buradan bir Aydınlanma çıkmış ise, her açıdan giderek değersizleşen ve düşünsel bir zenginliği içermeyen yapımızda kendi aydınlanmasını yaratmalıdır.

Butun ‘Evet’ ve ‘Hayır’lara rağmen..

19 Ağustos 2010 Perşembe

Hayatımdan izler varmış

Hayatımdan izler varmış yazılarımda. E olacak tabi. Evet bende bazen düşünmekteyim neden buraya yazmakta olduğumu. Bende çoğu zaman istemiyorum insanların yazılarımı okumalarını. Bağımlılık gibi bir şey oldu. Hem kim varki okuyan? Varmış yinede. 1-2 kişi de olsa varmış. Hem hayatımdan izler varmış hem de o izleri takip edenler.

Cümleler vardı hayata dair aklımda. Sahip olmak istediğim hayata dair hemde. Hayat artık sadece doğmak, büyümek ve ölmekten ibaret değil. Doğuyoruz, büyüyoruz, ölmeden önce yapmamız gereken çok şey var. Yanlış seçimlerden doğru sonuçlar çıkartmaya çalışıyoruz çoğu zaman. Elimize geçen 3-5 kuruş parayla maddiyatımızı tatmin etmeye çalışıyoruz. Maneviyatımızı düşünmez olmuşuz. 'Benim ölmeden önce yapacaklarım farklı' diyenlere korku dolu gözlerle bakar olmuşuz. Bizi kovalayan hayat değil, fakat yapmak zorunda olduklarımızla yarışır olmuşuz.

TÜm soruların ve isyanların arasında başladığımız işleri bitirmek uğruna, dönememişiz yaptığımız yanlış seçimlerden. Yanlış yollardan yürüyüpte, bizim için doğru sona ulaşmaya çalışmısız her gecen gün. O doğru sonlara asla ulaşamamışız kaybolmuş benliklerimizle. Kendi hapishanemizi, bilerek ve isteyerek biz oluşturmuşuz.

Hayatın koşuşturması içinde ise asıl cevaplandırmamız gereken soru öylece kalmış zihnimizde:

'Kaybolan hayatlar mı yaşar olmuşuz yoksa boşa geçen hayatlar mı?'

Varsın bu yazımda giriş paragrafıyla uyumlu bitmemiş olsun.

3 Ağustos 2010 Salı

Bekle

Bekle, bekle, bekle. Hep bekle. Hayatı bekle. İnsanları bekle. İnsanlar gelsin, gitmelerini bekle. Sıkıntının geçmesini bekle. Beklemekten yorul.
Yazmak için bile ilham gelmesini bekle.

Mesela beklemesek hiç bir şey için. Kafamıza göre yaşasak mükemmel bi Dünya'da. Sisteme ihtiyacımız olmasa. Hayallerin gerçekleşmesi için beklemesekte, hemen gerçekleştirsek?
'Şu olsun, bu olsun ondan sonra..' demesek hiç bir zaman.

Yok yok ne kadar beklesemde bu sıkıntı geçmiyor bir türlü.