20 Şubat 2013 Çarşamba

Celistim

Tam uyuyacaktım ben.
Uyuma dedi.
Makyajımı temizledim. Lenslerimi çıkardım. Gözlükleri takınca yine berraklaştı her şey. Oh çok şükür.
Tam yazacaktım ben.
Yazma dedi.
Blogumu açtım. Kelimelerle savaşır oldum. Bozuk bilgisayarımda.
Zaten hep böyle çeliştim içimde.
Tam sevecektim ben.
Sevme dedi.
Sevdim.
Sonra hiç sevmemiş gibi davrandım.
Tam sigara yakacaktım ben.
Yakma dedi.
Yaktım. Filtreyi söktüm. Çakmak sonrası.
Planlar yaptım. Kendimle ilgili. Geleceğimle ilgili. Gerçekleştirdiğim hayaller yerine yenilerini koymaya çalıştım.
Listede hep çok madde olsun istedim.
Sonra vazgeçtim. Yeni hayaller bulamadım. Düşünenlere yeni hayal bulmak zor. Çocukluktan kalanlarla idare ettim bu gece.
Evet bu gece yine çeliştim kendimle.
Bu kadar kendine dönükken hayatlar nasıl seveceğiz tekrardan dedim.
Sonra yine kalpcikler büyüttüm içimde. Belki bir gün paylaşırım diye.
Yazı denetimi kızdı bana. Türkçeyle ilişkimiz pek iyi değil bu aralar.
Düzeltmedim yanlışları.
Şarap içecektim. Tek başına içmek eskisi kadar keyifli gelmedi.
İçmedim.
Bu gece neye karar verdiysem, bir sonraki cümlede vazgeçtim.
Yazayım dedim.
"Yazma" ya yenildim.
Neyse ben bu gece çok çeliştim kendimle.

9 Şubat 2013 Cumartesi

MiM'iK

Sevgili Mia Wallace uzun bir aradan sonra beni mim'lemiş.
Ben de onu yüz üstü bırakmayayım dedim.
Soru cevap bir mim bulacaksınız aşağıda.
Neden bilmiyorum, sorular çok hoşuma gitti.

1- Hayatınızda mucize olarak nitelendirebileceğiniz bir olay geldi mi başınıza?

Geldi.

2- Hayatınızda aldığınız en büyük risk neydi?

Bilgisayar mühendisliğine ""Okuurruumm yheeee nollceeekk" şeklinde yaklaşmam.

3. Almayı düşünüpte alamadınız neler var?

Tory burch çanta..1-2 aya işala

4- Kıyafet konusunda takıntılarınız var mı? (Asla beyaz giymem vs.)

Kırmızı giyemiyorum. (Çanta ayakkabı dahil)

5- Nefret ettiğiniz huylar ya da nefret ettiğiniz insanlar?

İkiyüzlülük, saygısızlık, içinde bulunulunan ortama uygunsuz davranmak, yalan söylemek, karşındakini aptal yerine koymaya çalışmak.
Ayrıca kraldan çok kralcı olan, kendi aklını kullanarak düşünebilme, sorgulayabilme ve karar verebilme eylemlerini gerçekleştiremeyen insanları öldürmek yasal olsa bir saniye bile düşünmem.

6- Sizi en net tanımlayan kelime hangisi?

Eşsiz. ( = Mütevazi) :)

7- Hayata yeniden gelme şansınız olsa, hangi ülkede doğmak isterdiniz?

Doğru karar verebilmek için daha çok yer görmem lazım. Fakat kesinlikle Almanya değil.

 8- Tek başına bir insan keyif almak için neler yapabilir?

Kitap okur, dizi ızler, düsünür, durur. (Evet, durur)

9- Nikah masasında evleneceğiniz kişiden "Hayır!" cevabı alsanız?

Neden boşa masraf yaptıgımızı sorgularım heralde. Sonra da babamın koluna girer kafam yukarda ortamı terk eylerim.

10- Ölümden sonra var olan hayata inanıyor musunuz?

Bazen evet, bazen hayır.

11- Sizi yazmaktan soğutan olaylar?

Neden yazdın, kimin için yazdın vs gibi sorular.

12- Kendinize robot bir sevgili yapıyorsunuz, ona hangi özellikleri eklemek isterdiniz?

Sevgili olmanın, hayatı paylaşmanın ne anlama geldiğinin farkındalığını.

13- İnsan kaderini mi yaşar, kaderini mi yazar?

Kendi aldığı kararların kontrol edilemeyecek sonuclarını yaşar.

14- Aklınıza ik gelen ingilizce kelime hangisi?

Confidential.

15- Bir kitap yazsanız, adı ne olurdu?

Ortaya ne cıktıgına baglı olarak değişir.

16- Blogger olmasa, şu an gerçekleştirdiklerinizi nerede gerçekleştiriyor olurdunuz?

Kendime ait satın alınmış olan bir internet sitesinde.

17- Birinden hoşlanıyorsun ama hoşlandığın kişi en yakın arkadaşından hoşlanıyor, arkadaşınsa boş değil ona karşı. Ne yaparsın?

Kalbime gömerim o zaamaaaannnnn...

18- İnternette sahip olduğunuz ilk takma isim neydi?

SarıBela.. Yas 13. Hos gorun.


Okuyan var mı , kaldı mı pek bilmiyorum blogumu ama okuyan herkes kendini mim'lenmiş sayabilir. :)

Mucka muck

29 Ocak 2013 Salı

"Flamme bin ich sicherlich"

Bir alev yandı önce avuçlarımda.
Ve onu kelimelerim takip etti.
Çoktandır kavgalıydım cümlelerimle.
Kimlerde iz bırakmış alevim?
Nietzsche'nin dediği gibi ; "Flamme bin ich sicherlich"

Mesnevi olmalı iki kişi arasındaki aşk biraz biraz. İlahi kurallara uyulmalı. İki kişinin kuralları benzer olmalı. Davul bile dengi dengine. Ahenksiz olur sonra vuruşlar.
Herşeyin kaynağı o ahenk.

Yakınlaştıkça yabancılaşıyor insanlar. Hep uzaktakiler tanıdık geliyor bana. O tanıdıklık çekiyor önce kendine. Sonra kayboluyor o aşinalık. Gözlerde karaltılar oluşmaya başlıyor. Karaltılarımız yabancı kalıyor birbirine. Garip bir ironisidir bu da hayatın.

Bizim nesil sömürüyor ilişkileri. Herkes gizli gizli birer romantik büyütüyor içinde geçmiş zamanlara ait. Yalnızlığa gömüyor sonra onu. Oyalanıyor tanıdık sandığı limanlarda. Şimdilerde hiç bir romantik aynı sayfaya çizik atamıyor. Bizi bu hale kendimiz soktuk. Kendimizi birilerine açtığımızı sanarken, kapatıyoruz karanlık zindanlara benliğimizi, kalbimizi. Aslolan budur.

Bir tabak yemek gibi tüketiyoruz kendimizi, aşkımızı, ruhumuzu. Bir ruhsuzluk hakim oluyor sonra bize. Materyalist dünyanın idealist aşıklarıyız hepimiz. Oysaki aşkta ideallere yer yoktur. Çarpık kavramlarla devrik ilişkiler içindeyiz. Farkettiniz mi?

"Onu gördüğüm zaman anladım hayatımı geçireceğim insan olduğunu." cümlesi kaç tane yalan barındırıyor? Hiç düşündünüz mü? Ama parmağa o yüzük takılınca, söylemesi hoş geliyor işte.
Kimse de çıkıp diyemiyor; "Yaşlılığımı yalnız yaşamaktan korkuyorum aslında ben."
Olay bundan ibaret çoğu zaman.

Soran olursa hepimiz yalnızız, hepimiz sevgi açıyız. Soran olursa hepimiz doğru insanı arıyoruz. Soran olursa hepimiz herşeyimizi veririz sevdiğimiz uğruna. Aslında sevgi bunu ön koşul olarak dayatmıyor bize. Okuduğumuz satırlardaki sahtelikleri o kadar çok taklit etmeye programlanıyoruzki, bir kere de çıkıp adam akıllı sevemiyoruz karşımızdakini. Ya da izlediğimiz filmlerdeki o mutlu sonlara o kadar hasretizki, o varolmayan anlara ulaşmak için katlanır oluyoruz çoğu zaman karşımızdakine.

Oysaki kabul etmemiz gereken tek şey, insan olduğumuz.
İnsanoğludur bu, iradesizdir, zayıftır, taklitçidir, ve dürüst asla değildir.

Kaç kişi söyleyebilirki, toplum tarafından yoğurulmamış ufak bir bebeğin masumiyetiyle gösterdiğini sevgisini?
Beklentilerimiz karşılansın diye yalandan sevgi kırıntıları serpiştiriyoruz yanımızdaki yabancılara.
Bazen tutuyor, bazen tutmuyor.
Çoğu zaman tutmasa da, biz hep tutmuş gibi davranıyoruz.
O kandırıkçı satırların, o yalan mutlu sonların uğruna.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Bir Cümle Daha

 
Bazen eski bir alışkanlıkmış gibi çalışmaya başlıyor parmaklarım. Oysa ne kadar da yabancılaşmışım harflerime. Üstelik klavyemin bir sesi vardı beni sakinleştiren.
 
Bazen anısı kalmış duygulara dokunuyor aklım. O anlardaki saflığı hisseder oluyorum. Sonra geldiği gibi gidiyor. Her ilişkide bir uyanma anı vardır çünkü. Kayboluyor flu duygular. Rüyalar sonlanıyor. Dedim ya, uyanıyorsun. Oysa kimse uyanmak istemez.
 
Sonra uyunmuyor böyle yarım böyle eksik. Ve böylesine sessiz.
Bir sigara yakılıyor uyku öncesi sohbetlerin yerine.
Kanserli duygularıma dokunuyor o sigaranın dumanı. Hep daha da kasvetli. Bense hep daha kuvvetli çekiyorum içime.
Bir üflersen yıkılacağım oysa ki.
Bir cümle daha kurarsan geleceğim.
 
Ve eğer ben, bir cümle daha susarsam, sen yine gideceksin. 
 
 

13 Aralık 2012 Perşembe

O Kimse?

 
Bir sürü konuşulmuş kelimeler.
Susuyor, susuyor, susuyor.
Dudaklarından hüzün dökülüyor.
 
Bağlanıyor birbirine yalnızlıklar.
Gidiyor, gidiyor, gidiyor.
Gözleri arkasından bakıyor.
 
Bir bir kararıyor renkler.
Soluyor, soluyor, soluyor.
Elleri boşluğa uzanıyor.
 
Yavaş yavaş ıslanıyor yastıklar.
Üşüyor, üşüyor, üşüyor.
Tenine dikenler batıyor.
 
Teker teker yakılıyor resimler.
Bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor.
Yüreğine alevler basıyor.
 
Sıraya diziliyor şarkılar.
Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor.
Kulakları onu duyuyor.
 
 
Ve dinlemiyor onu insanlar.
Görmüyor, dokunmuyorlar.
Yangını dindirmiyor, o kimse.
Ve bir hayalden ibaret kalıyor, o kimse.

25 Kasım 2012 Pazar

Bagirma




Gittikce daha cok bagiriyorlardi. Konusmak degildi amaclari, anlasmak hic degil. Aslina bakarsaniz birbirlerini duymak bile istemiyorlardi. Sadece birbirlerinin sesini bastirmak icin yukseliyordu nefesleri.
Daha cok efor sarfedebilmek icin hep daha cok hava cekiyorlardi cigerlerine. Daha guclu ciksin sesleriydi tum dertleri.
Disardaki karmasayi tasimislardi yuvalarina ve ne gibi bir felakete suruklendiklerinin farkinda degillerdi. Zaten biri cikip onlari uyandirmaya calissa bile anlamazlardi.
Dinlermis gibi yaparken aslinda kendi seslerinde boguluyorlardi.
Yaptiklari sey tam olarak buydu.
Bogulmak.
Bilmiyorlardi.

5 Ekim 2012 Cuma

Bir Hikayem Var


Dün biri bir şey sordu bana. Artık renksiz olarak.

"Yazıyor musun hala?"
"Hayır" dedim. "Yazamıyorum."
"Neden?" dedi.
"İçimdeki isteği öldürdüler." dedim. O telefonu açtığım anda kapatmak isterken bir anda dökülmeye başladı kelimeler ağzımdan.
"Yazamıyorum zaten artık, istesem de yazamıyorum. Eskiden düşünmeden yazabilirdim, artık yapamıyorum. Çok fazla sır var, çok fazla üstüne alınacak olan var. Hem hesap vermek tüketti içimdeki yazma isteğini. Şimdi yazmaya çalıştığım zaman bir ergenin anıları gibi oluyor." dedim.
Biraz sessizlik oldu. Ben o sırada sakinleştim. Yine gizlendim duvarların arasına.
"Olman gereken tam da bu işte, yazman gereken tam da bunlar." dedi. Ama sesi çoktan yabancılaşmıştı tekrar bana. Duvarlarımı bu kadar kolay kırmış olmasına sinirlendim bir nefes alımlık zamanda. Herkesin içerisinde bir tek o ses terketmemişti belki de senelerdir inatla. Herkesin gözünde sıradanlaşmışken, onun gözünde hala özel hala orijinal kalmıştım. Artık rahatsız olduğum o seste kendime ait bir şeyler bırakmıştım.
Kimsenin daha önce farketmediği bir şeydi o parçam. Ve sinirlendiğim o saniyede kendimi aslında çok çıplak hissetmiştim. Bu aralar ihtiyacımın olmadığı bir duyguydu bu. Ruhsuzca kapadım telefonu. Ses kesildi.

Ve durun, şimdi size bir hikaye anlatacağım. 

""Her gün, her saniye özlüyorum seni. Özledikçe daha çok sinir oluyorum. Özledikçe daha çok farkediyorum beni olduğum gibi kabul edememiş olduğunu. Artık konuşmuyorum bahsetmiyorum senden. Ben ki, düşündüğü, hissettiği hiç bir şeyi saklama gereği duymayan. Bir sürü maskem var yine. Sıra sıra takmaya başladım. Ve senin yanında içimdeki bütün pisliklere rağmen asla maske takmadığımı farkediyorum her kıyafet değiştirdiğimde. O zamanlarda daha çok acıyor canım. Senin yanında kendim olduğumu görememiş olman, ya da belki de görüp bundan tiksinmiş olman yoruyor beni bu aralar. Bir de yalnızım tabi, yalnızlık koymuyor da, senin beni terkedişin koyuyor. Terketmen bir ihanetti maskesizliğime. Terketmen bir vazgeçişti ismimden, cismimden. 
Daha önce de terkedildim ben, daha önce de aldatıldım. Fakat senin benden vazgeçmiş oluşun her geçen gün daha çok büyüyor içimde. Büyüyor ve bir boşluk oluşturuyor. Gittikçe yutuyor içimdeki her şeyi o boşluk. Şimdiye kadar doldurmuş olmam gerekirdi oysaki o boşluğu.
Ben kimdim? Ben neydim? Huzursuz uyandığım sabahlarda hep sorgulardım kendimi."Ben gerçekten bunları kaldırabilcek kadar mı kirlettim kendimi?" diye.
Ben senin yanında tam da olduğum gibiydim. Geçmişiyle, hatalarıyla bütün pisliğiyle. 
Bütün bunlara rağmen senindim işte. Tamamen gerçektim. Yalanım dolanım yoktu. Beni sev diye numara yapmıyordum. Sanıyor musun ki bundan sonra hayatına girecek olanlar benden temiz olacak? Belki de daha kirli olacaklar. Sonra yavaş yavaş öğreneceksin belki de onların hatalarını. Belki de bu yüzden soğuyacaksın onlardan. Kimse kendini gösterdiği kadar saf değil çünkü. Bense, aslında senin yanında olduğum süre boyunca sana, seni kendimden soğutacak bir sebep vermemiştim. Yalanlarla boyamamıştım gözünü. Kendime karşı kaybettiğim bütün savaşlara rağmen bir aşk büyütmüştüm içimde. Işıklı, cıvıl cıvıl, çocuksu. Ve aslında çok masumdum ben sana.

Bir gün farkedeceksin sende. Yeterli olgunluğa erişince. Belki de asla erişmezsin. Kim bilir? İsmin bile karşıma çıkmıyor artık. İsmini bile seslendirmiyorum artık. Ara ara yazıyorum belki. Gizli gizli. 
Anlamı varmış gibi.
Her yerden yaraladın beni. Dört bir yandan geliyorlar üstüme. Bir açık yakalamak, bir mimik yakalamak için. Açık etmiyorum. Dedim ya maskelerime geri döndüm diye. 
Neyse, sen bunlara üzülme. Sen bunları kafana takma artık. Bak ben çekildim köşeme. Duvara yasladım sırtımı. Soğuk biraz. Biraz da sert. Olsun. Hayatımdaki hiç bir şey için mücadele edesim yok bu aralar. Sanki bir başka ben var karşımda izlediğim. Ben bir köşede hareketsiz oturayım da, bu kız ne yaşayacaksa yaşasın kendiliğinden.
 Hayatımda ilk defa kadere bu kadar çok inanmak istedim.
Alnımızda ne yazıyorsa o.
Su akar yolunu bulur.
Her şey olacağına varır.
Gibi cümleler..""

Uzun zamandan beri, belki de senelerden beri ilk defa yazdığım cümleleri silmeden devam ettim. 
İyi geldi. 
Gerçi birazdan pişman olacağım.
Neyse, o sese teşekkür olsun o zaman bu yazım. 
Ve evet belki de haklıydı.
Yapmam gereken tam da buydu.


17 Eylül 2012 Pazartesi

Her şey

İçinde umut barındıran bir hayalkırıklıgından bahsedeceğim şimdi sizlere.
"Bir varmış, bir yokmuş"la başlayan ama "Sonsuza kadar mutlu yaşadılar"la bitmeyen.

İki insan düşünün, insan ömrü için çok kısa olan bir sürede, yozlaşmış olan hayatta her türlü pisliği beraber göğüslemiş olsunlar. Bir an için bile birbirlerini yargılamamış, yadırgamamış ve birbirlerine kızamamış olsunlar. Ara ara birbirlerinden kopmuş yine de hep birbirlerine geri dönmüş olsunlar. Kimsenin kötü konuşmasına izin vermemiş, hep savunmuş, ölümüne savunmuş olsunlar birbirlerini.
Ve tekrardan yargılamamış, yadırgamamış olsunlar.

Ta ki, ruhları ve bedenleri karışana kadar.
Sonra her şey birdenbire değişmeye, yükler ağırlaşmaya, lekeler göze batmaya başlamış olsun. Yadırgamak başlasın sonra. Sinir olmak başlasın. Bir taraf, bütün yaşananlardan sonra "Sonunda kavuştuk" derken, diğer taraf hep kaçıp kurtulmak istemiş olsun. Kaçsın sonra, kurtulsun.

Birini arkasında bırakmış olsun. "Unut" demiş, "Kurtul benden" demiş olsun. Çok kolaymış gibi.
"Seni başkalarına bırakmam" uyku arasında kurulan hayal bir cümleye dönüşmüş olsun. Çocukca verilen sözler, büyümenin etkisiyle birer yalandan ibaret olsun.

Bundan sonrası geçmişin izlerine küfrederek ağlanan gecelerle dolsun. Bundan sonrası onun ismiyle uyuyup, onun ismiyle rüya görüp, onun ismiyle uyanmak olsun. Bıraktığı yerde kalmak olsun. Sesini duyup kendini sokaklara atmak olsun. Bunca seneden sonra yalnız kalmak olsun. Bunca seneden sonra tekrar bulup kaybetmek olsun. Bunca sene onun varlığıyla dolu olduktan sonra şimdi bomboş hissetmek olsun. Herkese çok kolayken, ona ulaşamamak olsun, Her şeye çok geç başlanmış olsun. Her şey kaybedilmiş olsun. Biri için. Bütün savaşlar kazanılıyor gibiyken, elde avuçta koskocaman bir yenilgi kalmış olsun.

Yine de, bir umut olsun ki, nefes almak devam edebilsin. Umutsuzca çırpınışların biteceğine inanarak devam edilmeye çalışılsın. Geriye bırakılan, yaşadığı her şeye söverken, geçmişi değiştirememenin acısını yaşasın. Tekrar ve tekrar. Yaptığı hataların bedelini bu kadar ağır ödemiş olmak vursun dört bir yandan.

Vursun, vursun, hep daha çok vursun. Ödesin bedelini, sanki geri dönecekmişcesine açsın yorgun gözlerini karanlık sabahlara. Vursun, vursun daha çok vursun. Acısını çıkartsın. Çaresizce sarılsın bir hayale. Herşeyini tümden kaybettiğini kabul etmesin asla. Şimdilik desin. Bu acı sadece şimdilik. Sonra gelecek. Bitecek bu yalnızlıklar.
Evet bunları desin.

Sonra....sonra ne olacağını ben bilmiyorum. En nihayetinde bu benim hikayem değildi.
Ve o iki insanı da aslında ben tanımıyorum.

(.)

15 Eylül 2012 Cumartesi

Bir kokuydu Aşk


Söylenmemesi, yazılmaması gereken çok şey var. Üstelik diğerleri gibi olmamak için gizliymişcesine kelimelere anlam yüklemeye de gerek yok. 

Bütün yaptığım yorumlar, bütün söylediğim cümleler hepsi döndü dolaştı bana patladı. Ne kadar da güçlüymüşüm ben meğerse. Güçten değilmiş hiç bir şey oysa ki, o adamlar "O" olmadığı içinmiş. "Böylesi daha mı kolay?" sorusunun cevapsız olduğu bir nokta var sadece aklımda. ( . )
Bir nokta bu kadar mı acıtır insanın canını?

Üstüme sinen koku gitmesin diye banyo yapmamak gibiydi. 
 "O"nsuz hayat istememek gibiydi. Tam tamına.
Uyurken onun sesiyle uyanıp sokaklarda onu aramak gibi. 
Ve öyle bir salaklık hali iken, şimdi nasıl devam edemeyeceğini bilmemek gibi.
Bütün eksiler ve artıların savaş halinde olduğu bir tablo düşününki, o "Çok sevdim be abi" artısının diğer her şeyi silip süpürdüğü bir tablo.
Tamam, şimdi onu yavaşça yere bırakın. Sizinle beraber onu omuzlayan yok çünkü.

Bütün olmazları hiçe saydığım, butun imkansızları imkanlı hale getirmeye çalışırken sahip olduğum inancı bir kişi de gelsin paylaşsın be arkadaş. Bir değil gerçi "O". Paylaşmak zorunda mı? Değil.
Böylesi daha kolay bazı bazı bazıları için. 

Kavga etmiş, birbiriyle konuşmayan bir çifte özenirken yakaladım kendimi bu gun.
Hatalarımın bedelini hiç bu kadar ağır ödeyeceğimi düşünmemiştim. Atılan goller hep direkten dönmüştü. Zaten ben futboldan nefret ederdim.
Ve oysa ki, futbolu bile sevebilirdim O varsa.

Devam edemiorum, kelimelerim kıfayetsiz kaldı yine.
Ok kib by sevgili bu saçma yazıyı okuyan insan.

(.) 




15 Ağustos 2012 Çarşamba

Hep senden sonra

Sigarani sondurdun kalbime
Kullerin karisti kanima
Oysa ki ben senden once
Ne yanmak bilirdim
Ne de kül olmak.
Hep senden sonra.

Ne alkol bilirdim
Ne de sigara
Ne nefesim tutustu senden once
Ne de dumandan basim dondu.
Hep senden sonra.

Ne umutsuzdum aska
Ne de karamsardim hayata.
Ne uzuldum senden once.
Ne de agladim yastiklara.
Hep senden sonra.

Hep senden sonraydi hikayeler.
Hep senden sonraydi hayaller.
Hep senden sonraydi vazgecisler.
Hep senden sonraydi yalnizliklar.

Ve hep senden sonraydi sevgisizlikler.




9 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir Bakış

Bir bakış var ki iki insan arasında, ben varlığını çoktan unutmuşum.
O bir bakış var ki, o iki kişi için çevredeki butun insanlar yok olur.
Ve o bakışı bilenler, anlarlar o anda nasıl yok olduklarını.

Uzun zaman olmuş ben o bakışı görmeyeli. 2 çift gözün arasındaki o bağa şahit olmayalı. Hem bana da kimse bakmamış zaten öyle çok çok senelerdir. Unutmuşum. Belki de birisi bakmıştır ama ben görmemişimdir. Tek çift gözle olmuyor çünkü o sihir.

Anladım ki, artık iyi anlaşabilmek sevmekten, aşktan sayılıyor. Kalpler eskisi gibi deli dolu, eyersiz değil. Kalp sınırlı olunca bakmıyor gözler öyle derin. Hem şu anda benim bahsettiğimden habersiz o kadar çok insan var ki. 

Anladım ki, senelerdir yaptığım bütün saçmalıklar, kendimi ateşe atmalar, gereksiz insanlar için heycanlanmalar, kendini kandırmalar.... hep o bakış içinmiş. Yasıktır (belki de hayırlısı) ki, yaşamamışım. Ve şu yaşımda diyorum ki, keşke bilmeseymişim o bakışı hiç. Özlemini çekmezmişim bu kadar. Senelerdir hayatımda eksik olan şey, ve acıdır ki benim farkında olmadığım şey o sihirmiş.
Masalsı, destansı.

Ne geçmişe bir özlemim ne de geri dönüşüm var benim. Geçmişe ait bir duygu bile kalmadı içimde. Şimdi ben bile bakamam öyle. Ama ben o bakışa, kendimden çok değer vermişim. Bu yüzden hafife aldırtmışım kendimi. Değer görmek yerine, hep ben değer vermişim. "Biri bana öyle baktırsın, biri bana öyle baksın" Sebepsiz, yersiz, gereksiz.

Belki de asla yaşayamayacağım, bir daha asla bana kimse öyle bakmayacak. Her ilişkim sırasında söylediğim "Ne bilmiyorum ama bir şeyler eksik" cümlesindeki boşluklar belki de asla dolmayacak. Ve ben kim bilir, bu yazdıklarımı unutup, kimlerin kapılarında o bakışı dileneceğim. İnsanlık hali işte. Bilmek, farkında olmak yetmiyor bazen. İnsan, aynı hataları tekrar edebiliyor. Kimi zaman değiyor, kimi zaman değmiyor. 

Bir çok şeyi, daha iyi biliyorum herkesten. Ve susuyorum artık. Eksiklerimi tamamlamak için çok yorgun düşmüşüm. Bir hayalin peşinden çok kere boş yere koşmuşum. 

Ve üstelik bunları yazmama rağmen bir vazgeçiş değil bu satırlar, bir farkındalık hali sadece.
Kim bilir, belki bundan sonra daha adam akıllı davranırım kendime.

8 Temmuz 2012 Pazar

Simlerim Denizde

Gece Ve Deniz. Isik yansiyor. Yuzeyde. Kafam guzel. Kalbim cok guzel. Yansimalarda can buluyor. Sanki. Duygumalarimin simleri Denizde. Dalgalar vuruyor bacaklarima. Serin, soguk. Nasi ferah. Ve sonrasinda kumlar. Kirletiyorlar. Guzellikler cirkinlesiyor. Zamanla. Ve onumdeki kadeh bosaliyor Yavas yavas. Bir baksa Ah bir baksa Yetecek bir bakis. Gecmisi silecek. Yeniden nefes bulacak. Yasamadiysa daha once hic, Hissedecek. Tek bir bakisla. Ben nasi bilirim sevmesini. Yurekten, candan sevmesini. Ayik olarak sevmesini. Bilir bu yurek. Bu yurek o kadar derin, O kadar delidir ki, Yakar. Atesten beter yakar. Asklar daha olgun daha artik. Eskisi gibi degil hic bir sey. Yine de nasil gercek. Nasil yurekten. Nasil nefessiz birakan cinsten. Oyle. Delicesine.  Yasak. Cok yasak. Tek kisilik. Yarim birakan cinsten Oyle. Delicesine.

3 Haziran 2012 Pazar

Rock ve Toplum Bilinci


Bilindiği gibi müzik her zaman insanların kendini ifade biçimi olmuş, insanlar müzik ile sevinmiş, müzik ile hüzünlenmiş, üzülmüş ve müzik sayesinde Tanrıları ile ilişki kurmuştur. Başka bir deyişle, Müzik insanların toplumsal duruşları ile ilgili bir şeydir.
Herkesin bildiği gibi son 60 yıla damgasını vuran rock müzik genel özelliği itibariyle karşı çıkan  ve her şeyi eleştiren bir yapıya sahip olmuştur. Bunun sebebi, kurucularının genellikle 2. Dünya Savası sırasında ya da hemen sonrasında doğmuş kişiler olmalarıdır. Bu kişilerin, yalnızlık, sıkılma ve bir şeylere özlem genel özellikleriydi. Bu özellikleri bu kuşağı bir süre sonra karşı çıkan ve sinirli bir kimliğe büründürecektir. Baby Boomers denilen bu kuşak,  kendisini ifade etmeyi ise, o sıralarda Amerika’da yaygın olan Blues müzik temelinden ortaya çıkan rock müzik ile sağlamışlardır.
Rock Music Beatles, Rolling  Stones, Yardbirds ve The Who gibi, Rock Band’ler ve Eric Clapton, Ginger Baker, Jimmy Page ve Jack Bruce gibi sıkı müzisyenler ile müzikal ve teknik gelişimini sürdürmüş ve bu akım geniş gençlik yığınlarınca hızla benimsenmiş, konserlerde, stat konserlerinde, 45’lik ve 33’lük plak satışlarında bir patlama yaşanmıştır. Bu çok büyük bir Pazar demektir. Diğer taraftan bu gelişme, Hippy Hareketi, Flower Power ve Protest Music gibi akımlara yol açmıştır. Bu dönemde, özellikle Amerika’da Vietnam Savaşı ve Irkçılık karşıtı zeminde gelişen fikirler üniversite gençliği içinde hızla yayılmış, önemli öğrenci protestolarına sebep olmuştur. Bu özgürlük algısı ve toplumu dönüştürme hayali, belki de, politik talepleri olan 68 Gençlik hareketlerinin de nedenlerinden biridir. Joan Baez, Bob Dylan, Crosb-Stills-Nash and Young Protest Müziğin en önemli temsilcileridir. Rock Music kitlelerin politizasyonunda önemli bir rol oynamaya başlamıştır.
Görüldüğü üzere, Rock Muzik, üç gitar, bir davul durumundan öteye geçmiş,  toplumun en dinamik, gelişime en açık ve değişimci kesimi olan genç insanları bir araya getiren ve bu insanların kendilerini belli bir toplumsal bilinç ile ifade etmelerini sağlayan  bir çıkış yolu olmuştur.
Toplumsal bilinç, bir toplumun tarihte ortak yaşadıklarından kaynaklanan davranış, düşünme ve kendini ifade ediş biçimlerinin tümüdür.  Coulson ve Riddell ’a göre, bireyin sosyal varlığının bir ürünü olan bilinci, içinde bulunduğu toplumun, toplumsal koşullanma içinde kendisine aktardığı ve “toplumsal bilinç” olarak tanımlayabileceğimiz bölüm ile kendi öz deneyimlerinden oluşan bilinç bölümünün bütünleşmesinden oluşmaktadır. Tam bu noktada, toplumları daha ileriye götürmeyi sağlayacak bir kavram daha ortaya çıkmaktadır. İnsanın kendini ifade etme özgürlüğü. Bu kavramın ortaya çıkması ise ancak ve ancak demokratik ve toplum bilincinin sindirilmeye çalışılmadığı bir ortamda mümkün olacaktır. Bireysel ve toplumsal bilinçleri sindirilmeye mahkûm olan kişilerin, kendilerini ifade etme özgürlüğüne sahip olduklarının farkında olmaları doğaldır ki, beklenemez. Bu durumda hem o toplumun bireylerine, hem de o toplumu yöneten kişilere büyük görevler düşmektedir. Bireylerin, kendi akıllarını kullanarak sorgulamayı öğrenmeleri, sorguladıkları durumlar ve olaylar için açıklama talep etmeleri, yöneticilerin ise toplumun bu ihtiyaçlarına ve sorgulamalarına karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Bulunduğu ortamı sorgulamayan toplumlar yerinde saymaya ve hatta gerilemeye mahkûmdur.
Butun bunlardan yola çıkacak ve Rock müziğe geri dönecek olursak, sanatın bu dalı anarşik yapısına karşın, insanları bir araya getirip, tüketici bir toplumdan, sorgulayan, düşünen ve tepki gösteren bir toplum oluşturmak için bir araç haline gelmiş, insanları birbirine bağlamış ve en nihayetinde toplumun bir kesiminin sesi olmuştur.
İşte Rock Music bireysel ve toplumsal bilinçlerin kesiştiği bir noktada ortaya çıkmış ve bir taraftan yarattığı dev Pazar ki bu iyi bir şeydir, diğer taraftan ortaya koyduğu karşı çıkıcı, eleştirici tavrı ve değişim iddiası ki bu kötü bir şeydir, yarattığı en önemli iki sonuç olmuştur.
Bu bir iyi, bir kötü şey, büyük bir Pazar ve Rock Music’in politik kullanımı, sistem tarafından tesbit edilmiştir. Pazar tarafı dev bir para makinesi haline getirilmiş, Rock Music’in politik tarafı ise törpülenmiş ve sisteme zarasız hale getirilmiştir. 1970’lerin ortalarında, Disco Müziği kitlelere başarılı bir şekilde pazarlanmış ve Rock Music’in politik yönlendiriciği sona erdirilmiştir.  “Easy Rider” Filmi 1969’da vizyona girmiş ve John Lennon Ekim 1980’de anlamsız ve açıklanamaz bir şekilde öldürülmüştür. Bu bir dönemin bittiği anlamına gelmektedir.
Başlangıçta, sisteme karşı bir duruşu olan Rock Music, bir felsefeye, bir ana yaklaşıma sahip olmadığı için bir strateji oluşturamaz, bu nedenle de bir uygulaması olamaz. Bunun sonucu olarak da, felsefesi , stratejisi olanlar tarafından ele geçirilir ve müzik endüstrisi tüm kuralları belirler, bir süre sonra herkes, sistem içinde NICE GUY-USLU ÇOCUK olur. Aksi de çok olası değildir.
Diğer taraftan, Rock Music, bir felsefeye, bir ana yaklaşıma sahip olmadığı için, bir başka taraftan da,  “ Rock, Drug and Sex”  kanalına evrilir. Başlangıçta sisteme karşı olan yapı giderek kendilerine döner, düzeni yıkma iddiası intihar ve uyuşturucu ile kendini yıkmaya dönüşür. Jimmy Hendrix, Janis Joplin ve Jim  Morrison Rock’ın bu yüzünün en önemli örnekleridir.
 Umalım ki, her gün bir başka tartışma konusunun çıktığı ve bireylerin tepki vermekten çekindikleri bulunduğumuz  bu ortam zamanla değişecek, kişiler bir toplum içinde düşünebilen, kendini ifade edebilen ve sorgulayabilen insan olmanın önemini kavrayacaktır. Böyle bireylerden oluşan bir ortamda ise, Atatürk’ün hayalini kurduğu ve biz gençliğe aşılanmış olan ileri medeniyetler seviyesine ulaşmamız an meselesi olacaktır.
Özet olarak diyebiliriz ki, bir zamanlar, bir şeylere karşı çıkmak için, bir şeyler başlatılmıştı, kim bilir belki de yankıları hala devam ediyordur. Belki de en doğrusunu John Lennon söylemiştir;



   “DREAM IS OVER”