Gittikce daha cok bagiriyorlardi. Konusmak degildi amaclari, anlasmak hic degil. Aslina bakarsaniz birbirlerini duymak bile istemiyorlardi. Sadece birbirlerinin sesini bastirmak icin yukseliyordu nefesleri. Daha cok efor sarfedebilmek icin hep daha cok hava cekiyorlardi cigerlerine. Daha guclu ciksin sesleriydi tum dertleri. Disardaki karmasayi tasimislardi yuvalarina ve ne gibi bir felakete suruklendiklerinin farkinda degillerdi. Zaten biri cikip onlari uyandirmaya calissa bile anlamazlardi. Dinlermis gibi yaparken aslinda kendi seslerinde boguluyorlardi. Yaptiklari sey tam olarak buydu. Bogulmak. Bilmiyorlardi.
Dün biri bir şey sordu bana. Artık renksiz olarak.
"Yazıyor musun hala?"
"Hayır" dedim. "Yazamıyorum."
"Neden?" dedi.
"İçimdeki isteği öldürdüler." dedim. O telefonu açtığım anda kapatmak isterken bir anda dökülmeye başladı kelimeler ağzımdan.
"Yazamıyorum zaten artık, istesem de yazamıyorum. Eskiden düşünmeden yazabilirdim, artık yapamıyorum. Çok fazla sır var, çok fazla üstüne alınacak olan var. Hem hesap vermek tüketti içimdeki yazma isteğini. Şimdi yazmaya çalıştığım zaman bir ergenin anıları gibi oluyor." dedim.
Biraz sessizlik oldu. Ben o sırada sakinleştim. Yine gizlendim duvarların arasına.
"Olman gereken tam da bu işte, yazman gereken tam da bunlar." dedi. Ama sesi çoktan yabancılaşmıştı tekrar bana. Duvarlarımı bu kadar kolay kırmış olmasına sinirlendim bir nefes alımlık zamanda. Herkesin içerisinde bir tek o ses terketmemişti belki de senelerdir inatla. Herkesin gözünde sıradanlaşmışken, onun gözünde hala özel hala orijinal kalmıştım. Artık rahatsız olduğum o seste kendime ait bir şeyler bırakmıştım.
Kimsenin daha önce farketmediği bir şeydi o parçam. Ve sinirlendiğim o saniyede kendimi aslında çok çıplak hissetmiştim. Bu aralar ihtiyacımın olmadığı bir duyguydu bu. Ruhsuzca kapadım telefonu. Ses kesildi.
Ve durun, şimdi size bir hikaye anlatacağım.
""Her gün, her saniye özlüyorum seni. Özledikçe daha çok sinir oluyorum. Özledikçe daha çok farkediyorum beni olduğum gibi kabul edememiş olduğunu. Artık konuşmuyorum bahsetmiyorum senden. Ben ki, düşündüğü, hissettiği hiç bir şeyi saklama gereği duymayan. Bir sürü maskem var yine. Sıra sıra takmaya başladım. Ve senin yanında içimdeki bütün pisliklere rağmen asla maske takmadığımı farkediyorum her kıyafet değiştirdiğimde. O zamanlarda daha çok acıyor canım. Senin yanında kendim olduğumu görememiş olman, ya da belki de görüp bundan tiksinmiş olman yoruyor beni bu aralar. Bir de yalnızım tabi, yalnızlık koymuyor da, senin beni terkedişin koyuyor. Terketmen bir ihanetti maskesizliğime. Terketmen bir vazgeçişti ismimden, cismimden.
Daha önce de terkedildim ben, daha önce de aldatıldım. Fakat senin benden vazgeçmiş oluşun her geçen gün daha çok büyüyor içimde. Büyüyor ve bir boşluk oluşturuyor. Gittikçe yutuyor içimdeki her şeyi o boşluk. Şimdiye kadar doldurmuş olmam gerekirdi oysaki o boşluğu.
Ben kimdim? Ben neydim? Huzursuz uyandığım sabahlarda hep sorgulardım kendimi."Ben gerçekten bunları kaldırabilcek kadar mı kirlettim kendimi?" diye.
Ben senin yanında tam da olduğum gibiydim. Geçmişiyle, hatalarıyla bütün pisliğiyle.
Bütün bunlara rağmen senindim işte. Tamamen gerçektim. Yalanım dolanım yoktu. Beni sev diye numara yapmıyordum. Sanıyor musun ki bundan sonra hayatına girecek olanlar benden temiz olacak? Belki de daha kirli olacaklar. Sonra yavaş yavaş öğreneceksin belki de onların hatalarını. Belki de bu yüzden soğuyacaksın onlardan. Kimse kendini gösterdiği kadar saf değil çünkü. Bense, aslında senin yanında olduğum süre boyunca sana, seni kendimden soğutacak bir sebep vermemiştim. Yalanlarla boyamamıştım gözünü. Kendime karşı kaybettiğim bütün savaşlara rağmen bir aşk büyütmüştüm içimde. Işıklı, cıvıl cıvıl, çocuksu. Ve aslında çok masumdum ben sana.
Bir gün farkedeceksin sende. Yeterli olgunluğa erişince. Belki de asla erişmezsin. Kim bilir? İsmin bile karşıma çıkmıyor artık. İsmini bile seslendirmiyorum artık. Ara ara yazıyorum belki. Gizli gizli.
Anlamı varmış gibi.
Her yerden yaraladın beni. Dört bir yandan geliyorlar üstüme. Bir açık yakalamak, bir mimik yakalamak için. Açık etmiyorum. Dedim ya maskelerime geri döndüm diye.
Neyse, sen bunlara üzülme. Sen bunları kafana takma artık. Bak ben çekildim köşeme. Duvara yasladım sırtımı. Soğuk biraz. Biraz da sert. Olsun. Hayatımdaki hiç bir şey için mücadele edesim yok bu aralar. Sanki bir başka ben var karşımda izlediğim. Ben bir köşede hareketsiz oturayım da, bu kız ne yaşayacaksa yaşasın kendiliğinden.
Hayatımda ilk defa kadere bu kadar çok inanmak istedim.
Alnımızda ne yazıyorsa o.
Su akar yolunu bulur.
Her şey olacağına varır.
Gibi cümleler..""
Uzun zamandan beri, belki de senelerden beri ilk defa yazdığım cümleleri silmeden devam ettim.
İçinde umut barındıran bir hayalkırıklıgından bahsedeceğim şimdi sizlere.
"Bir varmış, bir yokmuş"la başlayan ama "Sonsuza kadar mutlu yaşadılar"la bitmeyen.
İki insan düşünün, insan ömrü için çok kısa olan bir sürede, yozlaşmış olan hayatta her türlü pisliği beraber göğüslemiş olsunlar. Bir an için bile birbirlerini yargılamamış, yadırgamamış ve birbirlerine kızamamış olsunlar. Ara ara birbirlerinden kopmuş yine de hep birbirlerine geri dönmüş olsunlar. Kimsenin kötü konuşmasına izin vermemiş, hep savunmuş, ölümüne savunmuş olsunlar birbirlerini.
Ve tekrardan yargılamamış, yadırgamamış olsunlar.
Ta ki, ruhları ve bedenleri karışana kadar.
Sonra her şey birdenbire değişmeye, yükler ağırlaşmaya, lekeler göze batmaya başlamış olsun. Yadırgamak başlasın sonra. Sinir olmak başlasın. Bir taraf, bütün yaşananlardan sonra "Sonunda kavuştuk" derken, diğer taraf hep kaçıp kurtulmak istemiş olsun. Kaçsın sonra, kurtulsun.
Birini arkasında bırakmış olsun. "Unut" demiş, "Kurtul benden" demiş olsun. Çok kolaymış gibi.
"Seni başkalarına bırakmam" uyku arasında kurulan hayal bir cümleye dönüşmüş olsun. Çocukca verilen sözler, büyümenin etkisiyle birer yalandan ibaret olsun.
Bundan sonrası geçmişin izlerine küfrederek ağlanan gecelerle dolsun. Bundan sonrası onun ismiyle uyuyup, onun ismiyle rüya görüp, onun ismiyle uyanmak olsun. Bıraktığı yerde kalmak olsun. Sesini duyup kendini sokaklara atmak olsun. Bunca seneden sonra yalnız kalmak olsun. Bunca seneden sonra tekrar bulup kaybetmek olsun. Bunca sene onun varlığıyla dolu olduktan sonra şimdi bomboş hissetmek olsun. Herkese çok kolayken, ona ulaşamamak olsun, Her şeye çok geç başlanmış olsun. Her şey kaybedilmiş olsun. Biri için. Bütün savaşlar kazanılıyor gibiyken, elde avuçta koskocaman bir yenilgi kalmış olsun.
Yine de, bir umut olsun ki, nefes almak devam edebilsin. Umutsuzca çırpınışların biteceğine inanarak devam edilmeye çalışılsın. Geriye bırakılan, yaşadığı her şeye söverken, geçmişi değiştirememenin acısını yaşasın. Tekrar ve tekrar. Yaptığı hataların bedelini bu kadar ağır ödemiş olmak vursun dört bir yandan.
Vursun, vursun, hep daha çok vursun. Ödesin bedelini, sanki geri dönecekmişcesine açsın yorgun gözlerini karanlık sabahlara. Vursun, vursun daha çok vursun. Acısını çıkartsın. Çaresizce sarılsın bir hayale. Herşeyini tümden kaybettiğini kabul etmesin asla. Şimdilik desin. Bu acı sadece şimdilik. Sonra gelecek. Bitecek bu yalnızlıklar.
Evet bunları desin.
Sonra....sonra ne olacağını ben bilmiyorum. En nihayetinde bu benim hikayem değildi.
Ve o iki insanı da aslında ben tanımıyorum.
Söylenmemesi, yazılmaması gereken çok şey var. Üstelik diğerleri gibi olmamak için gizliymişcesine kelimelere anlam yüklemeye de gerek yok.
Bütün yaptığım yorumlar, bütün söylediğim cümleler hepsi döndü dolaştı bana patladı. Ne kadar da güçlüymüşüm ben meğerse. Güçten değilmiş hiç bir şey oysa ki, o adamlar "O" olmadığı içinmiş. "Böylesi daha mı kolay?" sorusunun cevapsız olduğu bir nokta var sadece aklımda. ( . )
Bir nokta bu kadar mı acıtır insanın canını?
Üstüme sinen koku gitmesin diye banyo yapmamak gibiydi.
"O"nsuz hayat istememek gibiydi. Tam tamına.
Uyurken onun sesiyle uyanıp sokaklarda onu aramak gibi.
Ve öyle bir salaklık hali iken, şimdi nasıl devam edemeyeceğini bilmemek gibi.
Bütün eksiler ve artıların savaş halinde olduğu bir tablo düşününki, o "Çok sevdim be abi" artısının diğer her şeyi silip süpürdüğü bir tablo.
Tamam, şimdi onu yavaşça yere bırakın. Sizinle beraber onu omuzlayan yok çünkü.
Bütün olmazları hiçe saydığım, butun imkansızları imkanlı hale getirmeye çalışırken sahip olduğum inancı bir kişi de gelsin paylaşsın be arkadaş. Bir değil gerçi "O". Paylaşmak zorunda mı? Değil.
Böylesi daha kolay bazı bazı bazıları için.
Kavga etmiş, birbiriyle konuşmayan bir çifte özenirken yakaladım kendimi bu gun.
Hatalarımın bedelini hiç bu kadar ağır ödeyeceğimi düşünmemiştim. Atılan goller hep direkten dönmüştü. Zaten ben futboldan nefret ederdim.
Ve oysa ki, futbolu bile sevebilirdim O varsa.
Devam edemiorum, kelimelerim kıfayetsiz kaldı yine.
Bir bakış var ki iki insan arasında, ben varlığını çoktan unutmuşum.
O bir bakış var ki, o iki kişi için çevredeki butun insanlar yok olur.
Ve o bakışı bilenler, anlarlar o anda nasıl yok olduklarını.
Uzun zaman olmuş ben o bakışı görmeyeli. 2 çift gözün arasındaki o bağa şahit olmayalı. Hem bana da kimse bakmamış zaten öyle çok çok senelerdir. Unutmuşum. Belki de birisi bakmıştır ama ben görmemişimdir. Tek çift gözle olmuyor çünkü o sihir.
Anladım ki, artık iyi anlaşabilmek sevmekten, aşktan sayılıyor. Kalpler eskisi gibi deli dolu, eyersiz değil. Kalp sınırlı olunca bakmıyor gözler öyle derin. Hem şu anda benim bahsettiğimden habersiz o kadar çok insan var ki.
Anladım ki, senelerdir yaptığım bütün saçmalıklar, kendimi ateşe atmalar, gereksiz insanlar için heycanlanmalar, kendini kandırmalar.... hep o bakış içinmiş. Yasıktır (belki de hayırlısı) ki, yaşamamışım. Ve şu yaşımda diyorum ki, keşke bilmeseymişim o bakışı hiç. Özlemini çekmezmişim bu kadar. Senelerdir hayatımda eksik olan şey, ve acıdır ki benim farkında olmadığım şey o sihirmiş.
Masalsı, destansı.
Ne geçmişe bir özlemim ne de geri dönüşüm var benim. Geçmişe ait bir duygu bile kalmadı içimde. Şimdi ben bile bakamam öyle. Ama ben o bakışa, kendimden çok değer vermişim. Bu yüzden hafife aldırtmışım kendimi. Değer görmek yerine, hep ben değer vermişim. "Biri bana öyle baktırsın, biri bana öyle baksın" Sebepsiz, yersiz, gereksiz.
Belki de asla yaşayamayacağım, bir daha asla bana kimse öyle bakmayacak. Her ilişkim sırasında söylediğim "Ne bilmiyorum ama bir şeyler eksik" cümlesindeki boşluklar belki de asla dolmayacak. Ve ben kim bilir, bu yazdıklarımı unutup, kimlerin kapılarında o bakışı dileneceğim. İnsanlık hali işte. Bilmek, farkında olmak yetmiyor bazen. İnsan, aynı hataları tekrar edebiliyor. Kimi zaman değiyor, kimi zaman değmiyor.
Bir çok şeyi, daha iyi biliyorum herkesten. Ve susuyorum artık. Eksiklerimi tamamlamak için çok yorgun düşmüşüm. Bir hayalin peşinden çok kere boş yere koşmuşum.
Ve üstelik bunları yazmama rağmen bir vazgeçiş değil bu satırlar, bir farkındalık hali sadece.
Kim bilir, belki bundan sonra daha adam akıllı davranırım kendime.
Gece
Ve
Deniz.
Isik yansiyor.
Yuzeyde.
Kafam guzel.
Kalbim cok guzel.
Yansimalarda can buluyor.
Sanki.
Duygumalarimin simleri
Denizde.
Dalgalar vuruyor bacaklarima.
Serin, soguk.
Nasi ferah.
Ve sonrasinda kumlar.
Kirletiyorlar.
Guzellikler cirkinlesiyor.
Zamanla.
Ve onumdeki kadeh bosaliyor
Yavas yavas.
Bir baksa
Ah bir baksa
Yetecek bir bakis.
Gecmisi silecek.
Yeniden nefes bulacak.
Yasamadiysa daha once hic,
Hissedecek.
Tek bir bakisla.
Ben nasi bilirim sevmesini.
Yurekten, candan sevmesini.
Ayik olarak sevmesini.
Bilir bu yurek.
Bu yurek o kadar derin,
O kadar delidir ki,
Yakar.
Atesten beter yakar.
Asklar daha olgun daha artik.
Eskisi gibi degil hic bir sey.
Yine de nasil gercek.
Nasil yurekten.
Nasil nefessiz birakan cinsten.
Oyle. Delicesine.
Yasak.
Cok yasak.
Tek kisilik.
Yarim birakan cinsten
Oyle. Delicesine.
Bilindiği gibi müzik her zaman insanların kendini ifade biçimi olmuş, insanlar müzik ile sevinmiş, müzik ile hüzünlenmiş, üzülmüş ve müzik sayesinde Tanrıları ile ilişki kurmuştur. Başka bir deyişle, Müzik insanların toplumsal duruşları ile ilgili bir şeydir.
Herkesin bildiği gibi son 60 yıla damgasını vuran rock müzik genel özelliği itibariyle karşı çıkan ve her şeyi eleştiren bir yapıya sahip olmuştur. Bunun sebebi, kurucularının genellikle 2. Dünya Savası sırasında ya da hemen sonrasında doğmuş kişiler olmalarıdır. Bu kişilerin, yalnızlık, sıkılma ve bir şeylere özlem genel özellikleriydi. Bu özellikleri bu kuşağı bir süre sonra karşı çıkan ve sinirli bir kimliğe büründürecektir. Baby Boomers denilen bu kuşak, kendisini ifade etmeyi ise, o sıralarda Amerika’da yaygın olan Blues müzik temelinden ortaya çıkan rock müzik ile sağlamışlardır.
Rock Music Beatles, Rolling Stones, Yardbirds ve The Who gibi, Rock Band’ler ve Eric Clapton, Ginger Baker, Jimmy Page ve Jack Bruce gibi sıkı müzisyenler ile müzikal ve teknik gelişimini sürdürmüş ve bu akım geniş gençlik yığınlarınca hızla benimsenmiş, konserlerde, stat konserlerinde, 45’lik ve 33’lük plak satışlarında bir patlama yaşanmıştır. Bu çok büyük bir Pazar demektir. Diğer taraftan bu gelişme, Hippy Hareketi, Flower Power ve Protest Music gibi akımlara yol açmıştır. Bu dönemde, özellikle Amerika’da Vietnam Savaşı ve Irkçılık karşıtı zeminde gelişen fikirler üniversite gençliği içinde hızla yayılmış, önemli öğrenci protestolarına sebep olmuştur. Bu özgürlük algısı ve toplumu dönüştürme hayali, belki de, politik talepleri olan 68 Gençlik hareketlerinin de nedenlerinden biridir. Joan Baez, Bob Dylan, Crosb-Stills-Nash and Young Protest Müziğin en önemli temsilcileridir. Rock Music kitlelerin politizasyonunda önemli bir rol oynamaya başlamıştır.
Görüldüğü üzere, Rock Muzik, üç gitar, bir davul durumundan öteye geçmiş, toplumun en dinamik, gelişime en açık ve değişimci kesimi olan genç insanları bir araya getiren ve bu insanların kendilerini belli bir toplumsal bilinç ile ifade etmelerini sağlayan bir çıkış yolu olmuştur.
Toplumsal bilinç, bir toplumun tarihte ortak yaşadıklarından kaynaklanan davranış, düşünme ve kendini ifade ediş biçimlerinin tümüdür. Coulson ve Riddell ’a göre, bireyin sosyal varlığının bir ürünü olan bilinci, içinde bulunduğu toplumun, toplumsal koşullanma içinde kendisine aktardığı ve “toplumsal bilinç” olarak tanımlayabileceğimiz bölüm ile kendi öz deneyimlerinden oluşan bilinç bölümünün bütünleşmesinden oluşmaktadır. Tam bu noktada, toplumları daha ileriye götürmeyi sağlayacak bir kavram daha ortaya çıkmaktadır. İnsanın kendini ifade etme özgürlüğü. Bu kavramın ortaya çıkması ise ancak ve ancak demokratik ve toplum bilincinin sindirilmeye çalışılmadığı bir ortamda mümkün olacaktır. Bireysel ve toplumsal bilinçleri sindirilmeye mahkûm olan kişilerin, kendilerini ifade etme özgürlüğüne sahip olduklarının farkında olmaları doğaldır ki, beklenemez. Bu durumda hem o toplumun bireylerine, hem de o toplumu yöneten kişilere büyük görevler düşmektedir. Bireylerin, kendi akıllarını kullanarak sorgulamayı öğrenmeleri, sorguladıkları durumlar ve olaylar için açıklama talep etmeleri, yöneticilerin ise toplumun bu ihtiyaçlarına ve sorgulamalarına karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Bulunduğu ortamı sorgulamayan toplumlar yerinde saymaya ve hatta gerilemeye mahkûmdur.
Butun bunlardan yola çıkacak ve Rock müziğe geri dönecek olursak, sanatın bu dalı anarşik yapısına karşın, insanları bir araya getirip, tüketici bir toplumdan, sorgulayan, düşünen ve tepki gösteren bir toplum oluşturmak için bir araç haline gelmiş, insanları birbirine bağlamış ve en nihayetinde toplumun bir kesiminin sesi olmuştur.
İşte Rock Music bireysel ve toplumsal bilinçlerin kesiştiği bir noktada ortaya çıkmış ve bir taraftan yarattığı dev Pazar ki bu iyi bir şeydir, diğer taraftan ortaya koyduğu karşı çıkıcı, eleştirici tavrı ve değişim iddiası ki bu kötü bir şeydir, yarattığı en önemli iki sonuç olmuştur.
Bu bir iyi, bir kötü şey, büyük bir Pazar ve Rock Music’in politik kullanımı, sistem tarafından tesbit edilmiştir. Pazar tarafı dev bir para makinesi haline getirilmiş, Rock Music’in politik tarafı ise törpülenmiş ve sisteme zarasız hale getirilmiştir. 1970’lerin ortalarında, Disco Müziği kitlelere başarılı bir şekilde pazarlanmış ve Rock Music’in politik yönlendiriciği sona erdirilmiştir. “Easy Rider” Filmi 1969’da vizyona girmiş ve John Lennon Ekim 1980’de anlamsız ve açıklanamaz bir şekilde öldürülmüştür. Bu bir dönemin bittiği anlamına gelmektedir.
Başlangıçta, sisteme karşı bir duruşu olan Rock Music, bir felsefeye, bir ana yaklaşıma sahip olmadığı için bir strateji oluşturamaz, bu nedenle de bir uygulaması olamaz. Bunun sonucu olarak da, felsefesi , stratejisi olanlar tarafından ele geçirilir ve müzik endüstrisi tüm kuralları belirler, bir süre sonra herkes, sistem içinde NICE GUY-USLU ÇOCUK olur. Aksi de çok olası değildir.
Diğer taraftan, Rock Music, bir felsefeye, bir ana yaklaşıma sahip olmadığı için, bir başka taraftan da, “ Rock, Drug and Sex” kanalına evrilir. Başlangıçta sisteme karşı olan yapı giderek kendilerine döner, düzeni yıkma iddiası intihar ve uyuşturucu ile kendini yıkmaya dönüşür. Jimmy Hendrix, Janis Joplin ve Jim Morrison Rock’ın bu yüzünün en önemli örnekleridir.
Umalım ki, her gün bir başka tartışma konusunun çıktığı ve bireylerin tepki vermekten çekindikleri bulunduğumuz bu ortam zamanla değişecek, kişiler bir toplum içinde düşünebilen, kendini ifade edebilen ve sorgulayabilen insan olmanın önemini kavrayacaktır. Böyle bireylerden oluşan bir ortamda ise, Atatürk’ün hayalini kurduğu ve biz gençliğe aşılanmış olan ileri medeniyetler seviyesine ulaşmamız an meselesi olacaktır.
Özet olarak diyebiliriz ki, bir zamanlar, bir şeylere karşı çıkmak için, bir şeyler başlatılmıştı, kim bilir belki de yankıları hala devam ediyordur. Belki de en doğrusunu John Lennon söylemiştir;
Farkında olmadan yaşadığımız anlar var bu hayatta. O farkındasızlık geçince insan bir küfür seçiyor içinden. Hem zaten "Farkındasızlık" diye bir kelime de yok aslında. Bir his o sadece. Bir dert. "Ah" dedirteninden. Öyle.
Şimdi özgürce yazabilirim aslında. Kimseye hesap vermeden, "Onu kime yazdın bunu kime yazdın?" sorularına cevap vermeden. Biliniyor o cevaplar zaten. Bazı insanlar da bildiği cevapların sorularını sormaya ihtiyaç duymuyor. Oh çok şükür.Ama var yine de tutan bir şeyler. Sanki yazınca çok daha bir gerçek. Satır satır okuyunca sanki daha çok koyacak. Koyan ne?
Sanki hakkım yok hiç bir şeye. Kendi kendimi baltalama konusunda uzmanlaşmış, siyah kuşak sahibi olmuşum. Ah ne hoş. Şu içimden geçenler, keşke benim anlık duygu patlamalarımdan olsa. Yarın başka bir dert edinsem kendime. Ya da başka bir eğlence. Olmuyor öyle. Hep bir kanıtlama çabası. "Bence şöyle olacak, bence şu yüzden şöyle hissediyorsun". Bir dursan mı acaba orda sen? Benim hissettiklerim pek tasvir edilebilen cinsten olmadı. Benim hakkımda başkalarının söyledikleri doğru da olabilir tabi. Peki umrumda mı sanıyorsun? Değil. En nihayetinde ne yaşadığımı ve hissettiğimi en iyi ben bilirim. Ben öyle saklamam da kendimi.
O değilde, hiç temiz mutluluk yok etrafımda. Küçükken hayat ne kolaydı. Ya mutsuzdun ağlıyordun, ya da mutluydun gülüyordun. Büyüyünce aynı anda hem ağlamayı hem gülmeyi tecrübe ediyorsun.
Basit kararlar, ne kadar da karmaşık oluyor. Ah bir de o farkındasızlık. O farkındasızlığı farkettiğin zaman pişman oluyorsun. Galiba bu sefer hayatımda ilk defa pişmanım ben.
Azıcık daha aklım olaydı, neler neler engellenirdi işte o zaman?
Temiz olurdu, pak olurdu o mutluluk. Peki yine de bu kadar yoğun olur muydu?
Yine de gelip geçici olarak mı adlandırılırdı?
Kafamda deli sorular.
Farklı kafalar.
Bu yazdıklarım da başıma fena bela açacak cinsten aslında. Her taraftan. Ordan burdan şurdan. Hoff darlanmalar, darlanmalar. Yazdıklarım da, yaşadıklarım da milletin ağzına laf vermekten başka bir işe yaramıyor. Hani ben çok deliyim ya, çok sıpsevdi, çok utanmaz, çok gözü karayım ya, keşke yaşamak istediklerimi insanların düşündüğü gibi sorgusuz sualsiz yaşayabileydim. Anlık değil, sonuna kadar olaydı.
Bile bile lades.
Zaten ben o oyunu küçükken de hep kaybederdim.
Neyse ben şu siyah kuşağımı bir saravereyim şu belime en iyisi.
Zamansız olmak. Bütün her şeyi silip atmak, butun geçmişi temize çekme isteği mesela.
Gerçekleşemeyecek dilekler için çok büyüdük oysaki biz.
Geri alınamıyor hiç bir şey.Herkesin sırtında bir iz. Yüzünde gölgeler.Tutuyor onlar bizi.Yaş büyüdükçe o izler daha derin oluyor. Ama kanamıyor. Düzeltemeyeceğini biliyorsun çünkü. Daha kötüsü olamaz derken, hep daha kötüsü oluyor.Şu aklımızı bir atsak gitsek. Bir kurtulsak her hatadan, her lekeden. Sonra bambaşka olsak işte.Bu kadar geç kalmamış olsak.Bu kadar kirlenmemiş.
İtiraflar, itiraflar.
Kimseyi tanımlamadığım gibi tanımlamak, kimseyle tanımlanmadığım gibi tanımlanmak isteği var içimde. Rüyada görsek de inanmasak mı acaba? Neden hep doğrulardan yanlışlara sapıyor yönümüz? Neden hep bir tuzak kuruyoruz kendimize?
Geçmişim delik deşik, geçmiş dediğin çok gerisi de değil üstelik. O kadar yakın ki, sanki hemencik geri dönüp düzeltilebilecek gibi geliyor insana.
Ama değil.
Karışsak ya aslında, bambaşka olsak ya?
Ne saçma satırlar, yazamaz olmuşum ben.
Hayal mi gerçek mi şimdi bunlar?
Yok yok bambaşka.
26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bi kız vardı, bir kızdı öldü. Gitti. Ne kadar kirlendi. Neleri kaybetti? Siz biliyor musunuz?
Bir kız vardı, bir kız öldü..
Kadın olduk değil mi? Büyüdük, geliştik. Kocaman olduk.
İçtik sıçtık, konuştuk, hayat nasıl geliyorsa, gelişine yaşadık..
Sonra öldük.
Çünkü her canlı ölümü tadacaktır değil mi?
Utanmadık, düşünmedik. Hiç yüzümüz kızarmış kalkmadık o yataklardan.
Her şey insan için, insana dair çünkü.
Sesler yok şuanda.
Duymuyorum ben sizi.
Aslında ben kopmuşum değil mi?
Belliki önemli değil.
Belliki sonunda sürünsem de, ben yaşayacağım.
Ne çok insan var iyiliğimi düşünen.
Bi susun lütfen.
Ben yapacağım çünkü.
Sonunda ne olursa olsun, ben durmayacağım.
Duramam.
Ben bunu yapamam.
Yapamayacağım.
Siz konuşun, ben yaşayacağım.
Öyle yürekten seviyorsan, aklı başından atacaksın.
Dürüst olmanın, yaşadıklarının arkasında durmanın beş para etmediği bir ortam düşünün ki; tam da içinde bulunduğumuz durum budur.
Ben yaşadıklarının, yaptıklarının arkasında duran adama saygı duyarım. Bana ters gelse bile, yargılamam. Hiç kimse, bir başkasının yaptığı seçimleri sorgulayamaz. Sorgulamamalı. Her nefes aldığımız anda bir tercih yapıp, onun sonucuyla karşılaşıyoruz. Hayat sadece tercih / sonuç ilişkisinden ibaret bana göre. Katlanamayacağın, kaldıramayacağın sonuçların tercihlerini yapmayacaksın. Yapıyorsan, "Yaptım." diyeceksin. Kaçmayacaksın, kıvırmayacaksın. "Yaptım."
Eğer hata yaptığını düşünüyorsan, azıcık aklın varsa aynı şeyi tekrarlamazsın.
Neden diyorum bunları? Anlatayım;
Ben hatalarımın, saçmalıklarımın, ahlaksızlıklarımın hep arkasında durdum. Kimseden hiç bir şeyi gizlemedim, ne yaşadıysam anlattım soranlara hatta sormayanlara. İnsan anlatamayacağı şeyi yapmayacak. Yapıyorsan, yüzün kızarmayacak. Kimseyi yargılamadım, suçlamadım. En adi durumlarda bile herkesin yanında oldum. "Hata yapıyorsun" dedim, sustum. Çünkü böyledir insanoğlu. Zayıftır, iradesizdir, her an yoldan çıkabilir. Herkes için bu böyle. O yüzden bu gün ben birini yargılıyorsam, yarın aynısını yapmayacağım belli değil. Olabilir. İnsanoğlu. Basit, içgüdüsel.
Peki ben böyle davrandım da noldu?
Bi sikim olmadı aslında. Beni tanıyan insanlara sorsanız, kendilerine hiç bakmadan beni en ahlaksız olarak ilan ederler. Tatmin olurlar içlerinde üstelik. İnsan kendi hatalarını, başkalarınınkiyle karşılaştırıp, "En azından ben bunu yapmadım, ben ondan daha düzgün insanım" şeklinde egoya masturbasyon yapma durumunu yaşar içinde. MAL!
Neyse bu aralar, gerginim ben. Bildiklerimi bir anlatmaya başlasam, bırakın birbilerinin yüzlerine, benim yüzüme bile nasıl bakacaklar çok merak ediyorum. Üstüme üstüme geliyorlar. Hayır şimdiye kadar ne yaşadıysam arkasında durdum, yine olsa yine dururum. Fakat bu kadar yalandan delikanlılara kendimi kanıtlama ihtiyacı hissetmiyorum. Zihniyetler o kadar küçükki, ben ne yapsam ne etsem de fayda etmeyecek. Ben kötü kız, pis kız, ahlaksız kız. İçimden geldiği gibi yaşıyorsam, karaktersizimdir. Bu böyle olmak zorunda. Gizliden gizliden yapmak varmış ne yapıyorsan. Yalan söylemek, kabul etmemek, "Hayır abi ne alakası var" diyip, kıs kıs gülmek varmış. Arkadaşının arkasından iş çevirip, onu silmeyi göze alıp 2 hafta sonra "Kardeşim" demek varmış. "Arkadaşım" dediğin insanın dedikodusunu çevirmek varmış. İnsanları ayıplayıp ayıplayıp, sonra saman altından aynı hareketleri yapmak varmış. Bunları yaptığın zaman çok düzgün insan olmak varmış.
Hayat böyleymiş, ben bilememişim hiç. Yalanların arkasına saklanmak çok kral hareketmiş. Yüzün kızarmadan 30 tane maske takmakmış.
Bilemediğim içinde sanırım bu kadar çok konuşuyor beni millet.
Varsın konuşsunlar.
Ama şunu da kimse unutmasın, ben istediğim şeyden eminsem eğer, ben kendim göze alıyorsam bazı şeyleri, hiç konuşturmam sizi boş yere kendi aranızda.
Noldu? Çok mu açık oldu?
Fazla mı geldi?
Tercihlerimden de, sonuçlarından da ben sorumluyum.
E onun adına yalan derler, ya işte öyle. Yalansa mesela bizde hiç kelimelerin altına saklanmadan konuşalım ortaya. Vuralım kıralım incitelim, butun bildiklerimizi serelim, hepsi ortaya olsun. Kim istiosa o alınsın mesela. Ya da bazıları hiç bir şey anlamasın. Anladığını sananlar da yanlış anlasınlar. Zaten benim doğrum da yanlışım da hep aynı şekilde yargılanıyor.
Neyse ne, yazacağım çok şey var aslında. Ya da yazmak istediğim. Fakat o yollardan yürümüyorum ben artık. Hatta ve hatta dokundurma yaparak bile yazmak bana göre değil artık. Bu şarkıdan gitmek istiyorum şuanda. Yakın gördüm bu şarkının kelimelerini, hoşuma gitti hissettirdikleri. Cümleler oluştu aklımda, hissettim de ayrıca onları. Yaşadım bir bir. Ne gereksiz ne saçma,
Bak Bak gördün mü?
Kız kaybetmiş kendini
Gel biz kaçalım burdan
Çıkalım baştan.
Geçelim tek tek
Kaybederek kendimizi
Bulalım başa sararak
Belli ki bu işten sağ çıkmak kolay olmayacak
E olsun, onun adına da yalan derler zaten.
Şarkı çok güzel be abi, neyse şimdi gelsin dedikodular.