İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2012 Çarşamba

Nasıl Bir Toplumuz?

Geçen gün bir arkadaşımla aramda şu konuşma geçti;

-"Aydınlanma" ne demek oluyor yani şimdi?
* Basit bir cümleyle anlatmak gerekirse "İnsanın kendi aklını, başka birinin yol göstericiliğine ihtiyaç duymadan kullanabilme cesaretine ve yeteneğine sahip olma durumudur."
-İşe yarıyor mu bari?
*Türk toplumunda "HAYIR"

Evet ben bu HAYIR cevabını verdim ama o günden beri neden bu kadar kesin ve net HAYIR dediğimi düşünüyorum. Bu kadar mı vazgeçmişim içinde yaşadığım toplumdan? 
 HAYIR kadar net bir EVET gelsin.
Biraz açıklamaya çalışayım öyleyse, süslü kelimeler, felsefi terimler kullanmadan, biraz gayri resmi bir şekilde anlatmaya çalışayım size;

Bir kere nefret dolu bir toplumuz biz. Eğer ortada bir başarı, iyi ve gurur verici bir iş varsa ve bu kişinin kendisine ait değilse, alkışlamayı bilmez bizim toplumumuz. Konudan bağımsız olarak saçma sapan eksikliklere dikkat çeker, kendisi o işin 1/100'ünü başaramamış olsa bile bir anda uzman kesilir, kendisi adeta Nobel ödüllü bir kişilikmişçesine ortadaki başarıyı yermeye, karalamaya çalışır. İltifat kendisine edilmiyorsa eğer, bu kelimenin sözlük kavramından bile haberdar değildir. Bu tip durumlar sadece bir başarı anında da olmaz üstelik. Bizim toplumumuzda sizin sahip olmadıklarınıza eğer bir başkası sahipse, ona düşman olmak için yeterli sebebiniz bulunmaktadır. Toplumumuzdaki yanlışlar işte tamda bu noktadan başlıyor bence. 

26 senelik ömrümde bir sürü tartışma programı izledim, (babam saolsun) çeşitli tartışmalara katıldım ve şunu gördüm ki, bu toplumda karşındakinin fikrine saygı duymakla, onunla sidik yarışına girmek aynı kefeye koyuluyor. Hiç kimse karşısındakine saygı duymazken, sağlıklı ve çözüme giden tartışmaların ortaya çıkması pek mümkün olmuyor. "Tartışarak ne çözülmüş şimdiye kadar?" dediğinizi duyar gibiyim. Evet çözülmüyor. Burda çözülmüyor. Bizi problemleri çözmeye yaklaştıracak ortam bir türlü sağlanamıyor. Hatta bazı zamanlar aynı şeyi savunan insanlar bile kavgaya tutuşuyor, ve aynı şeyi savunduklarını bile anlamıyorlar. Bu arada hayatı boyunca Cin Ali kitaplarından başka kitap okumamış insanlar bile kendini / fikirlerini, herkesten / her farklı fikirden üstün görüyor. O her varlıktan üstün olduğu için, hiç bir insana / fikre saygı duymuyor. Karşısındaki "Ne diyor?", durup düşünmüyor. Çünkü o, en iyisini biliyor hep. 

Bizim insanlarımız, en iyi eğitime sahip olanlarımız bile aslında çok cahil. (He bunu diyerek kendim için "Ben çok entellektüelim" demiyorum. Benimde cahil olduğum konular var. Az ama var. Ehe mehe) 
Burda "Cehalet" kelimesinden kastım ise, okumamak, bilmemek, öğrenmemek değil. Yanlış olmasın. "Cehalet"ten kastım, düşünmemek.

Düşünmeyen insan bana göre cahil olan insan. Okuyarak, ezberleyerek, araştırarak kendinizi en bilgili insan olarak gösterebilirsiniz bizim toplumumuzda. Başkalarının fikirlerini beğenip, kendinizinmiş gibi benimseyebilirsiniz. Kimse farketmez kendi aklınızın ışığında konuşmadığınızı. Üstelik insanlar size saygı da duyar eğer yeteri kadar güç (para) sahibiyseniz, eh ağzınız da iş yapıyor sonuçta. Olur yani, aslında karanlığa batmışken, kendinizi "Aydın" olarak gösterebilirsiniz.

Hepimiz medya / sosyal medya'nın kölesi olmuş durumdayız. Bazen bir haberler çıkıyor, yer gök yıkılıyor. Biri ortaya bir laf atıyor "Şöyle, böyle olmuş" diye, hepimiz bir ağızdan başlıyoruz söylenmeye, lanetler okumaya. Orda bir cümle, bir yazı gördük ya birinin ağzından, işin aslını öğrenmeye bile gerek duymuyoruz. O adam/kadın yazdıysa öyle olmuştur, doğrudur. İşin aslını öğrenmeden kendi aklımızla olayları değerlendirmemiz ve aslında ne düşündüğümüzü çözmemiz pek mümkün olmuyor. Belki de olayın aslını öğrensek, o anda savunduğumuzun tam tersini savunacağız. Ama aklımız kendimize ait değil. Aklımıza biz sahip çıkmıyoruz, onu kullanmıyoruz. Acı olan şey ise farkında bile değiliz. Kendi aklına hükmedecek cesarete sahip olmayan bireylerin oluşturduğu bir toplum üyesiyiz her birimiz. Ve işte bu yüzden de, hep gerilemeye muhtacız bana göre.

Bu yazımda aç olan, açıkta olan, 3 kuruş paraya gece gündüz çalışıp çoçuklarının karnını doyurmak için hayat mücadelesi veren kesimden bahsetmedim bile. Bu bahsettiğim şeyler hani o çok elit, çok bilgili, entel-dantel takım var ya, heh işte tamda onlarda var.
Her gün izlediğimiz, dinlediğimiz insanlar, karşındakine saygı duymayı, dinlemeyi, başarıyı alkışlamayı, edebiyle tartışarak çözümlere ulaşabilmeyi, düşünebilmeyi, fikir yürütebilmeyi topluma aşılamadığı sürece de toplumun da bu profili malesef değişmiyor.

Dediğim o dur ki;
Bizim toplumumuzda okumakla adam olunmuyor.
Ve en nihayetinde düşünmeyen toplumlar çok daha kolay yönetiliyor.
 

16 Ağustos 2011 Salı

Tık Ediyor Bazen

 

Tık eden anlar oluyor bazen insan hayatında. Şalterler atıyor. Farkında olduğun problemlere katlanmaya devam edemiyorsun sonrasında. O anda düzeltmek zorunda kalıyorsun.


Mesela bazen atar şalterlerde evde. O zamana kadar zorlanmıştır teknolojinin geldiği son nokta. Elektrikli süpürge, buzdolabı, 3-5 bilgisayar, çamaşır makinası. Ve sonra bir tık!. Bitiyor sonra. Duyuyorsun o tık sesini ama engel olamıyorsun. O kadar zorladıktan sonra o son çırpınış işe yaramıyor. Karanlık oluyor, sessizlik çöküyor. Hep bir şaşırmaca yaşanıyor o karanlığın ilk saniyesinde. "Aaaa nie şimdi böyle olduki?" Zorladın çünkü. Olmayacak bir şey için harcadın o eforu. Kaldırmıyor işte sistem. Bi durmak lazım, sakinleşmek, bi oluruna bırakmak. Lazım!


İnsandaki olayda buna benziyor. Hatta tıpatıp aynısı. Cinnet anı falan da değil üstelik. Tık ediyor düşünceler. O zamana kadar "Tik tak Tik tak" Geriye sayıyorsun, üstelik geriye saydığının da farkındasın ama o saniyeye kadar vazgeçmiyorsun zorlamaktan.


"Hakkaten olması gereken buydu." diyorsun. Diyorsun da , o ilk saniye de üzülüyorsun sende. Aslında kalkıyor omuzlarından, seni uyutmayan o düşünceler. Yaşadığın rahatlama, sonra buluyor seni. Öncesi çaresizlik. Karanlıkta otururkenki o ilk çaresizlik. Gözlerin alışıyor zamanla. Gündüz gözü gibi olmasa da, 3-5 bişi görüyorsun yine de. Farkına varıyorsun. Farkına varınca bir şey mi oluyor?


Hayır olmuyor aslen. Ama tık atıyor. Tik tak'lar bitiyor. Evet özgürsün artık, o karanlıkta yatıp uyuyabilirsin hiç bir şey olmamış gibi, ya da karanlıkta yolunu bulmaya çalışabilirsin. Tamamen sana kalmış, sana özel bir karar o. Sadece sana özel.


O ilk saniye, yalnızlığı en çok hissettiğin o an. Korkutucu, sarsıcı. Kendini ne kadar hazırlamış olursan ol, o an, tıktan sonraki, işte o anı atlatırsan, daha da sırtın yere gelmez. Eğer vazgeçmez isen kendinden.


Sendin çünkü aslında, zorlayan sistemi. Bazı zamanlar, bazı anlar, bazı kişiler uymuyor birbirine. Olmuyor yani. Naparsa yap olmuyor. "İki kişide isterse olur." diyorlar. Ama yok en büyük yalan. 2 kişi isteyince de olmuyor. Yine de ölüm yok sonunda. Hayat devam ediyor. Belki de o tık, en doğru kararın oluyor. Ya da en yanlış. Bunun cevabını karanlıkta kalarak bulamazsın. Unutma sen ışık kadar parlaksın. Eğer istersen.


Neyse işte o bir tık anı, günlerden, aylardan beri süren tik taklar. Bitiyor. Sen bitiriyorsun.


O karanlıkta kalıp vazgeçmek sana kalmış.


Tekrardan parlamansa an meselesi.


Sana kalmış her şey.


Sende bitmiş.


Gerisi en büyük yalan.


Çünkü bazen, 2 kişi isteyince de olmuyor.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Aldatılanlar

Aldatılanlar neden bu kadar korkar tekrar aldatılmaktan biliyor musun? Çünkü bilirler ne kadar çok acı çekeceklerini, affetseler bile o ilişkinin yüremeyeceğini. Zamanından önce kaybedeceklerdir sevdiklerini. Bunu en iyi aldatılanlar bilir.


Aldatılanlar neden bu kadar sinirlenir o telefon açılmadığında, geri dönülmediğinde ya da kapalı olduğunda biliyor musun? Çünkü daha önceden hep telefonları cevapsız kaldığında aldatılmışlardır. Bilirler.


Aldatılanlar neden bu kadar hislidirler biliyor musun? Çünkü onları içten içe uyaran ama zamanında asla dinlemedikleri iç seslerini dinlemeyi zor yoldan öğrenmişlerdir.


Aldatılanlar neden kolay kolay güvenemezler karşılarındakine biliyor musun? Çünkü bilirler yalan söylemenin nefes almak kadar kolay olduğunu.


Ve bilirler, eğer Dünya üstünde bir kişi bile bu kadar kolay yalan söyleyebiliyorsa, karşılarına çıkan her insan da o kadar kolay yalan söyleyebilir.


Evet herkes aynı değildir ve herkes birbirini farklı sever. İlişkiler aslında eşsizdir. Kendilerine has, kendilerine özgü. Ama güvensizlikler hep aynıdır. Bir kere yerleşti mi o korku, silinip atılamaz. Aldatılan olmadan, aldatılmayı anlamak zordur.


"Amaaaeeenn benden iyisini mi bulacak, aldatırsa aldatsın kendi kaybeder." ya da;


"Amaaeenn aldatılıyorsam da bilmiyim daha iyi, bilmediğim şey beni üzemez"   der hiç aldatılmamış olanlar. Ama aldatılanlar şüpheye düştüklerinde, hep zorlarlar, hep üstüne giderler şüphelerinin. Haksız çıkmak için yaparlar bunu. Kendilerine güvensizliklerinden değildir aldatılma korkusu. Aldatılmamış bir insan bilemez o duyguyu. Aldatılanlar bilirlerki, ilişkilerin hep o en mutlu anında, hiç bitmeyeceğine inandıkları noktada aldatılmışlardır.


Olgunlaştırır insanı aldatılmak, kendisiyle çelişmeyi öğrenir insan. Bir tarafı sonsuz güvenirken, bir tarafı içten içten fısıldar kulağına; "Ya yine aldatılıyorsa?". Ama yine de, bir kere aldatıldı diye, diğer ilişkilerinden bunun acısını çıkartmak istemezler eğer gerçekten seviyorlarsa. Tekrar tekrar aldatılsalar da, kaybetmezler inançlarını. Kaybetmek istemezler. Kaybederlerse hiç mutlu olamayacaklarını bilirler çünkü.İnançlarını kaybetmemek için saçmalarlar çokça.


Aldatılmamış bunun yüzünden acı çekmemiş insan anlayamaz bunları.


Hiç kimsenin bu yazıyı anlamaması dileğiyle..

24 Haziran 2011 Cuma

Hiç İnsan Olmadık

 


Gariptir insan. Varlığını, düşüncelerini, ideolojisini, sevinçlerini, üzüntülerini anlamaya çalıştığın her saniye, ömründen koparıp attığın zaman dilimleridir aslında. Çünkü aslında kimse o kadar insan değil. İnsan dediğin düşünen varlıktır derler hep. Düşünen, duygulanan, çevresindeki olayları yorumlayan diye öğretilir bize hep. Oysa ben bu gün size başka bir şey söyleyeceğim. Aslında gün de değil ya, neyse.


İnsan bencildir. Kendinden başka hiç bir kimse ve hiç bir durum önemli değildir aslında onun için. Gece gece düşüncelere daldım yine. Mesela aşk acısı çeken bir arkadaşınız var ise, ve siz bu arada mutluysanız hayatınızda, herşey o an için istediğiniz gibiyse, "Yaaa boşwer bırak yeaaa, senden iyisini mi bulucak? Ondan başkası mı yok?" deriz ya destek olmak adına. Külliyen yalan. Aslında dinlemiyoruz pek fazla o sırada. Kendi mutluluğumuz kör etmiş bizi. Umrumuzda da olmaz aslında, gözyaşlarıyla bakan bir çift göz yok ise karşımızda. Destek olma rolünü oynarız o sırada. Toplumun bize biçtiği bir roldur bu. O bir çift göz bize bakarken, doğamızın gerektirdiği gibi davranamayız. Davranırsak, duygusuz, bencil oluruz.


Nie "Kara gün dostu" diye bir tanımlama var mesela. Neden kara gün dostu olalım? Evet hayat her zaman arkadaşlarla gülüp oynamaktan ibaret değil. Kabul ediyorum. Ama şöyle de bir gerçek var, kendimiz dışında kimse önemli değil bizim için böyle anlarda. Mesela kredi kartı borcu olan bir arkadaşımız varsa karşımızda, "kanka halledersin, kredi falan çekersin, bi şekilde ödersin" deriz dimi? Kimse de çıkıp sahip olduğu herşeyi ortaya koyarak "Kanka tamam ben öderim sen rahat ol, geri ödemek zorunda değilsin" demez.Başka bir örnek, aşk acısı çeken arkadaşımız kendini duvardan duvara vururken, onu yalnız bırakmamak, üzüntüsüne ortak olmak için "Kankit, tamam lan bende ayrılıorum sevgilimden, anca beraber, kanca beraber" demez. Örnekler çoğaltılabilir. Ve eğer bunları demiyorsak hiç birimiz, hiç kimse beni insanların duygulu, düşünceli, bonkör, cömert, karşılıksız iyilik yapabilen varlıklar olduğuna inandıramaz.


Yukarıda bahsettiğim durumlarda aslında bizim düşüncemiz şöyledir;


"Deli mi m.kmişti bu kadar para harcadı, şimdi ödemeye çalışsın bakalım. Kendi düşen ağlamaz." Ya da;


"Ohh çok şükürki, sevgilimden ayrılmadım, ay allah korusun, ama hatayı insan biraz kendinde aramalı boş yere ayrılmadılar heralde.." vs vs vs


Bütün bu iyi sıfatlar, bize toplumun uygun gördüğü sıfatlardır. Böyle davranmalıyız. Tersini yaparsak, hayvan oluruz çünkü. İnsan olmanın tanımı  budur toplumda, bütün içgüdülerimize rağmen.


Şimdi kimse yanlış anlamasın ben, böyle düşünüyorum diye, "Hadi maskelerimizi bi kenara atıp, içgüdülerimize göre, özgürce yaşayalım" demiyorum. Çünkü bu şekilde yaşamaya başlarsak, hepimiz kendi adasına kapanmış olarak, yanlız ve kimsesiz yaşarız. Fakat yaşamak için, mutlu olmak için, kişinin diğer insanlara da gereksinimi vardır. Ve bütün bu bize biçilmiş roller, bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır.


Bu söylediklerime katılmayacak olabilirsiniz, katılsanız bile itiraf bile etmeyecek olabilirsiniz. Ama en azından kendinizi kandırmayın, sadece kendi içinizde. Ben sadece tespit insanı oldum gece gece. Bütün bu yazdıklarımın nedeni, belki de 13-14 yaşından beri Nietzsche okuyor oluşumdur. Ben bilemem.


Ama yine de ben, toplumun bize iyi insan olmak için, sahip olmamız gereken bu tanımlamaları benimsemeyi bıraktığımızda, hayvanlardan farklı olduğumuzu düşünmüyorum. Sadece öyleymiş gibi davranıyoruz. Hem en nihayetinde, hayvanların da (bazen, tanıdığım bazı insanlardan daha fazla) düşünebildiği bir gerçek. E o zaman ne farkımız var dimi?


Heh işte aslında yok. İnsan olmak bir tanım, ve biz kendimizi bu tanıma uydurmaya çalışıyoruz sadece. Face it!


 


 

17 Haziran 2011 Cuma

Günlük Tutmak

 

Yine eskilere gitti aklım. Benden 8 yaş büyük olan ablamla farklılıklarımızı, şimdi ben benden küçük insanlarla yaşıyorum. Mesela eskiden günlük tutmak diye bir kavram vardı. Ve bu benim hayatımda 11-12 yaşından itibaren hayati bir kavram olmuştu.


Günlük yazmak için koşardım çoğu zaman eve. Günlüklerim bitiğinde, yeni günlük seçmek çeşitli dükkanlarda saatlerimi alan bir süreçti. Kilitli mi olsun, sayfaları renkli mi olsun kokulu mu? Genelde kilitli olması en önemli unsurdu benim için. Kilitli olsun ki, kimse okuyamasın. Gerçi anneme çok güvenirdim ben. Açık olarak koysam önüne, okumaz diye düşünürdüm. üniversiteye geldiğimde öğrendim yazdığım her şeyi okuduğunu. Evet bir anne sizin hayatınızın sırlarını öğrenmek istiyorsa, bunun önünde hiç bir güç duramaz. Sonra özel kalemler alırdım kendime. Onlarla yazardım. Tam 8 sene boyunca yazdım. Sonra bir çıldırma anımda, yırttım hepsini. Sadece ilk tuttuğum günlük kaldı. Ordaki yazılar "Sevgili Günlük" diye başlardı. Arada sırada okuduğumda, o zamanlardaki hayallerime, saflığıma gerçekten şaşırıyorum.


Şimdilerde ise, 10 yaşındaki bir çocuğun bile blogu var. Oraya yazılıyor her şey, orda paylaşılıyor resimler. Her şey açık, kimse yazılarım gizli olsun, bana ait olsun, kimse okumasın duygusunu yaşamıyor. Kimse okula gittiği zaman, günlüğünü sakladığı yerin ortaya çıkıp çıkmayacağının stresini yaşamıyor. Oysaki ne özeldir o duygu. Günlükler, bana göre herkesin, sadece kendisi için yarattığı sanat eserleri. Öylesine özel, öylesine anlamlı. Şimdi insanlar ne simli kalemler kullanıyor ne de, kokulu sayfaların o tatlı kokusuyla yazıyor. Karşımızda bir ekran, soğuk sert duygusuz. Ve herkes o ekrandan görebiliyor bize cok özel, bize çok ait olan cümleleri. Zaten bunu istiyoruz, sırlara sahip çıkma duygusu yok şimdiki gençlikte. Kendi sırlarına, kendi özeline sahip çıkmasını bilmeyen bir gençlik, arkadaşının, dostunun, kardeşinin sırrına da sahip çıkmasını öğrenemiyor malesef.


Elim ağrırdı mesela benim yazmaktan. Tutmaz olurdu. Beynimdeki cümleleri yazabilmek için ellerim, düşüncelerimle yarışırdı. Sonra dururdum. Elimi sallardım kendine gelsin, ağrısı geçsin diye. Ne tatlı bir yorgunluktu o. Ama şimdi o yorgunluğu sadece ders çalışırken yaşıyoruz. Ve bu sefer tatlı bile gelmiyor.


Kendimi 6-8 yaş küçük insanlarla karşılaştırdığımda, eski jenerasyon olarak nitelendirmeye başladım yavaştan. "Benim yaşadığım bu küçük tecrübeleri yaşamıyorlar" die üzülüyorum. Mesela sanıyorumki, hiç bir ergen, benim katlandığım gibi, kendi düşüncelerini aktarabilmek için elinin ağrısına katlanmak zorunda kalmadı. Hiç bir ergen güzel güzel kalemler alıp onlara gözü gibi bakmadı. Ve hiç bir ergen o renkli sayfaların, tatlı kokusunu içine çekmedi yazı yazarken.


Biz ya da ben böyle büyüdüm. Sırlara sahip çıkmayı, kendi yarattığım bir şeyi gözüm gibi saklamayı öğrendim. Yazdıklarıma değer vermeyi çok küçük yaşlarda öğrendim. Çok büyük bir emek sonucu çıkardı çünkü o günlük yazıları. Kendi yarattıklarına saygı duymayı, değer vermeyi öğrenen insan, zamanla cevresindeki insanların da yarattıklarına saygı duymayı öğreniyor bunun sonucu olarak. Hiç kitap okumamış bir insan için, büyük bir kütüphanenin hiç bir önemi yoktur, ama kitap yazmış bir insan için, kendi zevklerine uymuyor olsa bile, her kitap kıymetlidir. Çünkü o insan görebiliyordur her satırdaki harcanmış olan emeği.


Belki de jenerasyonun böyle bir değişim yaşaması iyi bir şeydir. Şimdi herkes korkusuzca yazıyor yaşadıklarını. Çoğu okuduğum blogta, benim şu yaşımda yaşamaya utanacağım şeylerin, gizleyip saklamadan açık açık yazılıp çizildiğini görüyorum. Bunun altında yatan duygu belki de, yaşadıklarından utanmayan ve arkasında durmasını öğrenmiş bir zihniyettir. Eğer öyleyse ne ala, ama bu seferde benim aklıma şunlar takılıyor;


Eğer yaşanılan her şey bu kadar açık aktarılabiliyorsa insanlara, insan yaptığının arkasında olduğunu boynu dik olarak ifade ediyorsa, pişmanlık ya da utanç yoksa, o zaman nasıl yapılan hataların farkına varıp, ders alınıyor yanlış tecrübelerden? O zaman nasıl insan, hatalarını tekrarlamayarak daha iyi bir insan olmayı, kendini geliştirmeyi başarıyor? Hatalar yaptığını farketmeyen insan, kendi yaşadıklarının her zaman doğru olduğuna inanan ve bunun arkasında sağlam olarak duran insan,nasıl başkalarının doğrularına saygı gösterecek? Kendi özeline değer vermiyorsa, nasıl başkasının özeline saygı gösterecek?


Tabiki her insanın doğruları kendine göredir. Doğru ya da yanlış kavramı toplumsal bir olgu olarak görülse bile, daha çekirdeğe indiğimizde bunun aslında kişisel bir olgu olduğunu görürüz. Benim yukarda bahsettiğim doğru-yanlış kavramı işte tam da budur. Kişiye zarar vermeyen durumlar, eğer o kişi pişmanlık yaşamıyorsa, o kişiye göre doğrudur. Peki ya gizliden gizliye pişmanlık yaşanıyorsa? O zaman demekki bir yerlerde bu kişiye göre yanlış olan bir durum var demektir. Peki o kişi, nasıl bunu farkedip, kendini, yine kendine göre nasıl geliştirecek?


Evet küçükken, "Günlük mü tutuosuunnn yeeaaaa?" diye dalga geçilen bir aktivitenin bence önemi bu kadar büyüktür. Küçükken günlük tutan insanlar (bana göre), çevresine daha saygılı, okumanın ve yazmanın öneminin farkında ve kendini ifade ederken daha etkili olan insanlardır. Bir de tabi, gizlilik duygusunu küçük yaşlarda tanıyan bir insan, arkadaşlarının sırlarını kendi sırrı gibi koruyacak, arkadaşını satmayacak, bundan sebep, daha sağlam dostluklara sahip olan bireyler haline dönüşür.


Ama yine de umuyorumki, bir gözlemden yola çıkarak yazdığım bu yazı, tamamiyle yanlış bir gözlem sonucu yazılmıştır. Bu söylediklerime rağmen umarım, şimdinin gençleri, bahsettiğim bu kavramların farkında olarak yetişiyordur.

22 Mayıs 2011 Pazar

İnsanlar Beter

Ben her zaman saygı ve sevgi çerçevesinde konuşmaya çalıştım insanlarla. Bana saldırmayanı alsa aşağılamadım, ezmedim, Dünya görüşleri ne olursa olsun eşit gördüm kendimle. Ama hata ediyormuşum aslında. İnsanlar, yılandan beter genele vurduğumuzda. Tatlı dil kesinlikle işe yaramıyor. Kesin ve net buna karar vermiş bulunmaktayım.

"Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkartır." demişler zamanında. Çoğu insan bu yılan kadar bile olamıyor. Tatlı dil ciddiye alınmıyor kesinlikle. bağırıp, çağırmıyorsanız, ya yollusunuz, gösteripte vermiyorsunuz, ya da hakkınızı savunamayacak kadar aptal gözüküyorsunuz. Siz kesinlikle, karşınızdaki saygı duyan, onu insan yerine koymaya çalışan bir varlık olamazsınız. İnsanoğlu çünkü karşınızdaki, illa küfür yiyecek, illa azarlanacak, illa aşağılanacak. Ona anca o zaman dank ediyor.

Bütün bunları sosyal ve akademik hayatımdan yola çıkarak yazdım. Şimdi mesela 6 senedir mezun olmaya çalışan bir insan olarak, taa geçen döneme kadar hiç bir saygısızlığım, görünenin aksine hiç bir atarım giderim olmamıştır gerek hocalara, gerekse yönetimde çalışanlara. İsteklerim ne kadar yönetmeliğe uysa da, asla ve asla istediğim dersleri istediğim şekilde alamadığım gibi, 1 tane fazla kredi almama bile izin vermediler o zamana kadar. O zaman dediğim ise şudur; Ne zamanki ben, bana yapılan haksızlıkları başka platformlara taşıyacağımı söyledim, ne zamanki etrafa tehditler savurup saygısızlık yaptım, işte o zaman isteklerim bir bir gerçekleştirilmeye başlandı. Ne kadar acı oysa ki değil mi?

İnsanın akademik ( ya da iş) hayatında böyle şeyler olunca, bir yerden sonra kişisel olarak algılamamaya ve bu düzene -çok yasıktır ki- uyum sağlamaya başlıyor. Peki tüm bunlar sosyal hayatta olunca ne oluyor? Bu tamamen kişisel üstelik. Karşınızdakini  'Adam' yerine koyup konuştuğunuzda, kesin 'Flört ediyor' sunuzdur. Kendinizi net ve açık bir biçimde ifade etmenize rağmen, yine de sizi rahatsız etme cesaretine sahip oluyor bu insanlar. Çünkü küfretmiyorsunuz, sıfatlar kullanmıyorsunuz, aşağılamıyorsunuz. Her şeyden önce, sadece nefes alıp verdiği için saygı duyuyorsunuz yaradılışına. Ama olmuyor. İnsanlar artık o  kadar bencil, o kadar saygısız, o kadar yüzsüz olmuşlar ki, kullandığınız tatlı dil kesinlikle ciddiye alınmıyor. Üstelik hepimiz giderek böyle varlıklar olmaya başlıyoruz. Birbirimizin sınırlarını zorlamaktan, sinirlendirmekten, zarar vermekten keyif alır hale geliyoruz.

Keşke insanlar, birbirlerine saygı duymayı bırakacak şekilde yabanileşmeseydi. Keşke tek amaç zarar vermek olmasaydı.

Ama işte kendi keyfimiz, kendi eğlencemiz için, karşımızdakine, "İnsan" olamıyoruz, giderek hayvanlaşıyoruz. Çünkü öylesi daha eğlenceli dimi?

13 Mayıs 2011 Cuma

İzler

Hayat garip aslında, insanlar daha da garip. Garip kelimesi kötü anlamlı değil bu cümlede. Ya da siz nasıl anlarsanız. Hayat değişken evet ama 'Hayat değişken' derken, onu değiştiren insanları unutuyoruz. Aslında 'İnsanlar değişken' demeliyiz sanırım. Yani bu bence böyle, sizce öyle olmayabilir.

Bir iki bişiden bahsedicem şimdi. Belki üçte olabilir. Ne kadar devam ederse..

Mesela bir yazı vardı geçenlerde yazdığım. Bence güzel bir yazı da değildi, acınası gelmişti tekrar okuyunca. Hoşlanmadım o yazıyı yazan kendimden. Sildim, kaldırdım blogtan. Sonra uzaktan tanıdığım bir arkadaş (bölümdaşımın sevgilisi olması lazım) O yazıyı sordu bana formspringten. Çok beğenmiş arkadaşlarıyla paylaşmak istiyormuş. Hoşuma gitti, fakat ilk başta anlamadım hangi yazım olduğunu. Bulunca şaşırdım. Ama tekrardan yayınladım. Hoşuma gitmeyen cümlelerim, farklı izler bırakmış insanlarda. Sonra o yazımı bir başka arkadaşımda tweet'lemiş. Ona da mutlu oldum.  Bazen oluyor böyle, güzel olduğunu düşündüğüm yazılarım okunmazken, hoşuma gitmeyen yazılar dikkat çekebiliyor. Farklı insanlarda farklı etkiler yaratıyor. Ne kadar aynı ve ne kadar da değişiğiz aslında.

Sonra mesela liseden bir arkadaşımın blogunu keşfettim daha bu hafta. Yazılarından ne kadar keyif aldığımı anlatamam. okuduğum her satır düşüncelerimin çok güzel bir dille anlatılmış biçimi adeta. Ben o kadar edebi, açık ve berrak yazamıyorum. Burda bahsetmek istediğim şey, o arkadaşı ben hep haylaz, hayattan hiç bir beklentisi olmayan, işi gücü eğlence olan bir insan oalrak hatırlardım. Üzgünüm ama bu böyle. Sonra yazılarını okudum, 1 defa değil bir çok defa. Ve yaşadığı değişime, bir nevi aydınlanmaya ( ben çok severim bu aydınlanma kavramını bkz: Kant) hayran kaldım. Hayat aynı kalmıyor, insanlar da aynı kalmıyor üstelik. Lise zamanlarında tek derdimiz sınıf defterini çalıp okulu kırmak olan bizler, birey haline dönüşmüşüz çoktan. Büyümüşüz. Kendimizi ifade edebilir, olaylar ve konular arasında bağlantı kurabilir olmuşuz.

İnsanlar böylesine bir değişim yaşarken, biz ise hep eski izlenimlerden yola çıkarak yargılıyoruz onları. 'Ben değiştim' diyoruz ama başkalarının yaşadığı değişime inanmak istemiyoruz. Kafamızı yormak istemiyoruz belki de 'Neydi, ne oldu?' diye. Aklımızdaki tek soru, 'Neydim, ne oldum?'. Ne kadar da benciliz aslında. Ve empati yapamıyor insanoğlu. Doğasında yok bence. Empati yapabilen insanlar sonradan bu yeteneği katmışlar kendilerine. Oysaki, bak sen değişiyorsun, senin dışındakiler neden değişemesin? Neden insanları önceki hatalarına, ya da eski hallerine bakarak yorumlamaya çalışıyorsun? Sen hatalarından ders alıyorsan, neden diğerleri de yapamasın bunu? Hayat değişirken uyum sağlıyorsun, peki neden insanlara uyum sağlayamıyorsun?

Ben ise, daha hala öğreniyorum. Geçmişe takılıp kalan bir insanım çoğu zaman. Daha geniş düşünmeye çalışıyorum bu konuda. Daha tam pişmedim ama yalan yok. Bir kaç gündür aklımda olan bir cümle, gecende twitterda da yazdım;

'İnsanlar üstünde bıraktığımız izler var ya, o izlere tüküreyim ben.'

Biz değişirken, keşke o bıraktığımız izler de değişseler..

1 Mayıs 2011 Pazar

Not Here To Save You

I'm not here to save you"

"Seni kurtarmak için burda değilim."Gibi gibi. İzlediğim bir diziden sadece bir replik. Bazı basit cümlelerin, beni derin düşüncelere itmesi sadece benim suçum. Hepimiz kurtarılmayı bekliyoruz.  Hep bir bekleyiş içindeyiz.Yeni bir aşk, bir fırsat, bir mucize için bütün dualarımız.

Hepimizde eski bir aşktan kaçış var mesela. Yeni birisi çıksın, deli gibi sevelim tekrardan. O kişinin karşımıza çıktığına inandırarak kendimizi, ne yanlışlar yapıyoruz oysaki. Sırlarımıza yenilerini ekliyoruz, hatırlamak istemediğimiz anılar katlanarak büyüyor içimizde. Ağırlıkları çöküyor üstümüze. Kurtuluşun içimizde olduğunu bilmeden, kaçıyoruz bizi biz yapan aşklardan, sevgilerden. Anılara tahammülümüz yok. Yeni yanlışlar olsunki, eskileri düşünmeyelim.

Hep bir mucize bekliyoruz mesela. Borçlarımızı kapatacak bir para çıksın, her şey yine yolunda gitsin. Hayat bize adil olsun bir kere. Adalet bile bir mucize artık, umudunu kaybetmiş insanlar için. Her gece karamsar düşünceler yüzünden uyuyamaz oluyoruz. Her sabah somut bir mutsuzlukla uyanıyoruz bir kaç saatlik huzursuz uykulardan. Bir mucize gerçekleşsin biz uğraşmadan. İstiyoruz her gece.

Karşımıza koskocaman bir fırsat çıksın köklü bir değişim yaratacak hayatımızda. Bu yüzden gözümüzden kaçıyor ayaklarımızın dibinde olan minik fırsatlar. Çünkü onlar değiştirmeyecek asla hayatımızı temelinden. Değer vermiyoruz onlara. Gözümüz yükseklerde. Daha çok olmalı bazı şeyler. Daha büyük fırsatları değerlendirmek için harcamalıyız hayatımızı. Önümüzdeki ışığı göremeyecek kadar parlak ve yüce insanlarız çünkü biz.

Oysaki bütün bunlar bir yanılsama. Ne yeni bir aşk var bize eskileri unutturacak, ne bir mucize gerçekleşecek ve ne de hiç yoktan ortaya çıkacak bir fırsat. Her şey insanda başlayıp, insanda bitiyor. Aslında kimsenin kimsenin kurtarıcısı olmasına gerek yok. Hepimiz, kendimiz için birer kahramanız aslında.

Kendinden başkası sevmeyecek seni, sen kendini sevmeden, anılarınla barışmadan.

Kendinden başkası yaratmayacak senin için bir fırsat, eğer sen kendi fırsatını yaratacak güce sahip değilsen.

Ve mucizeler...Onlar çoktan tarihin sayfalarına gömüldü.

 Üstelik hiç birimiz şahit olmadık o mucizelere.

Hiç birimiz delmedik o dağları, ayırmadık denizleri. Ama hep bir mucize beklentisi içerisindeyiz. Ne kadar da anlamsız aslında değil mi?

Her şey bizde başlayıp, bizde bitiyor. Bizim fırsatımız, aldığımız nefeste. Tam şu anda, tam şu saniye de, kendi fırsatımızı yaratacak güçteyiz hepimiz. Bizim mucizemiz, düşünen aklımız. İnsan düşündüğünde, kim bilir ne mucizelere gebe. Ve o hep beklenen aşk ise, aslında hep bizimle. Ortaya çıkartacak, doğru insan aslında kendisi insanın.

Sen kendin için doğru olursan, elini tutacak insan, yakınında, çok yakınında hemde.  O yüzden,

Benim kahramanım olmana gerek yok, ve benden de seni kurtarmamı bekleme.

5 Mart 2011 Cumartesi

Sinirleniriz, Soveriz İnsanlara

Bazen bir şey olur ve biz sinirleniriz, söveriz karşımızdakine. Ağza en alınmayacak küfürleri ederiz. Rahatlarız güya. Ama bazen o edilen küfürlerin amacı ve nedeni bizim düşündüğümüzden farklı olabilir-miş.

Benim hikayem değil bu. En azından an itibariyle. Zamanında bende çok küfür yedim, arkadaşlarımdan, sevgililerimden hatta ablamdan.(ablamla ettiğimiz kavgalar bir efsaneydi zamanında aile tarihinde) Bende çok küfrettim insanlara. Bazen şakasına, bazen gerçekten hissederek. Ama hiç bir zaman, 'Neden?' diye düşünmemiştim. Nedeni belli, demekki bişi yapmışım, söylemişim, şah damarına basmışım karşımdakinin. Lakin amacını hiç düşünmemiştim. 'Adam diilmiş' diyip geçtim. Bir de,  'Sinirlerini kontrol edemeyecek olgunluğa sahip değilse benim hayatımda olmasına gerek yok' dedim çoğu zaman.

Şu anda sorguluyorum, acaba o küfürlerin amacı neydi diye. Bana nie dediler, ben nie dedim? Bu açıdan bakınca ne kadarda enteresan aslında. Küfür büyük terbiyesizlik en nihayetinde, ama algımızı değiştirip bakabilirsek olaya, belki karşımızdakini çok daha iyi anlayacağız ve bunu başarabilirsek kim bilir belki de en baştan gerek kalmayacak o küfürlere.



Örnek; Sevgiliniz var, kavga ediyorsunuz devamlı, onla da olmuyor, onsuz da. Devamlı ayrılıp barışıyorsunuz. Üzülüyorsunuz, artık üzülmek istemiyorsunuz. Her kavgadan sonra yine affediyorsunuz. Her barışmadan sonra içinizdeki sevgi daha çok nefrete dönüşüyor. İstemiyorsunuz nefret etmek. Onu sevgiyle anmak istiyorsunuz. Sonra bir gün kendinizi kaybederek 'Fuck off' diyorsunuz. Siz size söylenenleri kabullenip barışıyorsunuz ama böyle bir şey söyleyince, bunu onun kaldıramayacağını biliyorsunuz. Kaldıramıyor. Geri dönmüyor.

Küfür ediyorsunuz ama tek istediğiniz, onu sevgiyle anmak.  Nefret etmemek. Birbirinizi daha fazla tüketmemek. Daha fazla tükenmeden, iyi hatırlamak, iyi hatırlanmak.

Tamamen algı meselesi yani butun bunlar. Aslında size yapılan terbiyesizlikler, sevgiyle de yapılmış olabilir. Bu söylediklerim bir çok insana saçma gelecek. Kim bilir belki daha iyi bir Dünya'da yaşasaydık, çok daha anlamlı gelirdi bu cümlelerim.

3 Mart 2011 Perşembe

Giderek uzaklaşıyorum

İnsanların ikiyüzlülüğünden çok tiksiniyorum artık. Ne zaman 'Artık daha fazla iğrenemem' desem, hep daha fazla mide bulantısı yaşıyorum.  Önce kendi paranoyak kişilikleri yüzünden sizin arkanızdan konuşuyorlar ve siz bu arada onları arkadaş olarak kabul ediyorsunuz, sonra yüzünüze gülüyorlar. Şimdi bu tamamen benim hatam mı oluyor? İkiyüzlü olmanın hiç bir günahı yok mu bu Dünya'da?

Prensip olarak, Nietzsche'nin bir aforizması benimseyerek, 'Tanrı ve İnsanları deneme' demeyi severim ben. Öyle güven testleriymiş, 'Acaba ne yapacak' oyunlarıymış, uğraşmam ben bunlarla. Ben her şeyimi paylaşabilirim insanlarla. Yaş ilerledikçe paylaşılan şeylerin dozu azalıyor tabi, ha bide inanılmaz ama konuşmaktan yorulduğumda olmuyor değil. Ben paylaşırım, anlatırım, ne yaşıyorsam açık yaşarım. Sınamak pek bana göre değil. Kazık yediğimde, yada yüzüme gülen bir insanın benim arkamdan farklı konuştuğunu duyduğumda, 'Kendi düşen ağlamaz' mantalitesiyle yaklaşırım duruma. Ben kendimi açmışımdır karşı taraf bunun değerini anlayamamıştır. Olabilir. Herkes aynı maneviyata ve vefaya sahip olmak zorunda değil. Benim en çok kızdığım ve sinirlendiğim nokta, enayi yerine konmak. Benim arkamdan konuştuktan, sevdiğim insanları hiç bir açıklama yapmadan silerek onları üzdükten sonra, yalnız olduğumu görerek yanıma güle oynaya gelip hiç bir yokmuş gibi davranan insana, kimse kusura bakmasın ben insan demem. Hele hele bir karaktere sahip olduğunu hiç düşünmem. Hani noldu 15 dakika önce gelseydin yanımıza sıkıysa.  Neyse fazla uzatmıyorum. Geçen haftasonu olan bir olaydı, anca şimdi yazacak kadar sakinleşebildim.

Daha önceden de takıştığım beni düşman belleyen insanlar oldular. Her ne kadar yıllar içinde, yukarıdaki malum kişi gibi arkamdan konuştuklarını inkar etselerde, ben hep öyle düşündüm. Ama benim hakkımda kötü düşünen hiç bir insan, bu kişi kadar ucuz ve aşağılık davranmamıştı. Hayat işte, 'Artık bu da olamaz' dediğiniz her şey bir bir gerçekleşiyor zamanla. Ve ben uzaklaşıyorum insanlardan. Karşıma çıkan yanlış insanlar yüzünden tamamen kesmiyorum umudumu insanoğlundan fakat uzaklaşıyorum. İşte bu yüzdendir, ufak bile olsa bana karşılık beklemeden iyilik yapan, samimi davranan insanlara ettiğim binlerce teşekkür. Bu yüzdendir biri bana gülünce bu kadar şaşırmam, inanamamam.

Ve sanırım bir de, ben artık insanlara güvenme ihtiyacını çoktan kaybettim. Son olayda bunu daha da iyi farkettim. Bir zamanlar ben o insana sırlarımı açarken, o benim arkamdan komplo teorileri geliştirip benden nefret ediyormuş aslında. Omzuma sarılıp ağlaması bile yalanken, sırf ikiyüzlülüğünden, sırf huzursuz etmek istediğinden, geldi hiç bir şey yokmuş gibi sarıldı öptü. Zaten çok zaman önce de 'Güven' kavramının bizi aslında üzmekten başka bir işe yaramadığını düşünür olmuştum. Güvendiğiniz zaman bir insana, hayalkırıklığına uğrama riskiniz de o kadar artıyor. Kazık yiyince 'Bunu bana nasıl yapar' diyorsunuz.

Ama işte insanlara güven ihtiyacını kaybettiğinizde, her şeyi bekliyorsunuz onlardan. İhanetler, kötülükler, ikiyüzlülükler hiç şaşırtmıyor sizi. 'Eeehhh bu da adam diilmiş' diyip geçiyor, gidiyorsunuz.

Güvenme ihtiyacını kaldırmak, duyu organlarından birini kapamak gibi..

Kötü kokuları almıyor burnunuz,

Kötü sesleri duymuyor kulaklarınız,

Hiç bir tat iğrenç gelmiyor dilinize,

Görmüyor çevrenizdeki ihanetleri gözleriniz,

Ve acıtmıyor teninize batan bıçaklar.