2 Mart 2012 Cuma
İş sabahı
16 Ağustos 2011 Salı
Tık Ediyor Bazen
Tık eden anlar oluyor bazen insan hayatında. Şalterler atıyor. Farkında olduğun problemlere katlanmaya devam edemiyorsun sonrasında. O anda düzeltmek zorunda kalıyorsun.
Mesela bazen atar şalterlerde evde. O zamana kadar zorlanmıştır teknolojinin geldiği son nokta. Elektrikli süpürge, buzdolabı, 3-5 bilgisayar, çamaşır makinası. Ve sonra bir tık!. Bitiyor sonra. Duyuyorsun o tık sesini ama engel olamıyorsun. O kadar zorladıktan sonra o son çırpınış işe yaramıyor. Karanlık oluyor, sessizlik çöküyor. Hep bir şaşırmaca yaşanıyor o karanlığın ilk saniyesinde. "Aaaa nie şimdi böyle olduki?" Zorladın çünkü. Olmayacak bir şey için harcadın o eforu. Kaldırmıyor işte sistem. Bi durmak lazım, sakinleşmek, bi oluruna bırakmak. Lazım!
İnsandaki olayda buna benziyor. Hatta tıpatıp aynısı. Cinnet anı falan da değil üstelik. Tık ediyor düşünceler. O zamana kadar "Tik tak Tik tak" Geriye sayıyorsun, üstelik geriye saydığının da farkındasın ama o saniyeye kadar vazgeçmiyorsun zorlamaktan.
"Hakkaten olması gereken buydu." diyorsun. Diyorsun da , o ilk saniye de üzülüyorsun sende. Aslında kalkıyor omuzlarından, seni uyutmayan o düşünceler. Yaşadığın rahatlama, sonra buluyor seni. Öncesi çaresizlik. Karanlıkta otururkenki o ilk çaresizlik. Gözlerin alışıyor zamanla. Gündüz gözü gibi olmasa da, 3-5 bişi görüyorsun yine de. Farkına varıyorsun. Farkına varınca bir şey mi oluyor?
Hayır olmuyor aslen. Ama tık atıyor. Tik tak'lar bitiyor. Evet özgürsün artık, o karanlıkta yatıp uyuyabilirsin hiç bir şey olmamış gibi, ya da karanlıkta yolunu bulmaya çalışabilirsin. Tamamen sana kalmış, sana özel bir karar o. Sadece sana özel.
O ilk saniye, yalnızlığı en çok hissettiğin o an. Korkutucu, sarsıcı. Kendini ne kadar hazırlamış olursan ol, o an, tıktan sonraki, işte o anı atlatırsan, daha da sırtın yere gelmez. Eğer vazgeçmez isen kendinden.
Sendin çünkü aslında, zorlayan sistemi. Bazı zamanlar, bazı anlar, bazı kişiler uymuyor birbirine. Olmuyor yani. Naparsa yap olmuyor. "İki kişide isterse olur." diyorlar. Ama yok en büyük yalan. 2 kişi isteyince de olmuyor. Yine de ölüm yok sonunda. Hayat devam ediyor. Belki de o tık, en doğru kararın oluyor. Ya da en yanlış. Bunun cevabını karanlıkta kalarak bulamazsın. Unutma sen ışık kadar parlaksın. Eğer istersen.
Neyse işte o bir tık anı, günlerden, aylardan beri süren tik taklar. Bitiyor. Sen bitiriyorsun.
O karanlıkta kalıp vazgeçmek sana kalmış.
Tekrardan parlamansa an meselesi.
Sana kalmış her şey.
Sende bitmiş.
Gerisi en büyük yalan.
Çünkü bazen, 2 kişi isteyince de olmuyor.
7 Ağustos 2011 Pazar
Ahhh
Ahhh diyorum içimden, ahhh ve devam ediorum. Ne çok sevdim seni. Çok oldu seni seveli. Bir çırpıdaydı. Seni Sevdim ve koştum sokaklarda. Sen bilmiyorsun. Anlatsam da inanmayacaksınki seni sevmeye başladığım geceye. Senin için, yanından kaçıp gittiğim bir gecenin sabaha uyanışıydı. Benim için..benim içinse hiç uyumadan uyanmaktı. Ve şimdi uyurken izliorum seni. Uyan istiorum, çünkü ben seni uyandırmaya kıyamıyorum.
Aslında özel bu cümleler, sadece sana özel. Neden buraya yazıyorum bilmiyorum. Girip okursan yazdıklarımı, süpriz olsun diyedir belki. Bilmiyorumki. Geçen senelere rağmen hala seni düşününce içim kıpırdıyor. Üstelik şimdiye kadar sıkılmam lazımdı. Rahat batardı çünkü bana eskiden. Sonu ayrılıkla biten kavgalar etmek eğlenceli gelirdi. Sanırım birini kaybetmekten hiç bu kadar korkmadım. Ya da belki de korkmuşumdur. Ama hiç bu kadar geçmişimi unutmamıştım. Bundan eminim. Sana son aşkım derken, ilk aşkım da demek isterdim. Ama o zaman içimdeki sevginin büyüklüğünü bilir miydim, yoksa harcarmıydım seni? Bilemedim.
Ve işin garip yanı, seneler sonra bu yazıyı okursam, yanımda sende olsan mesela. Yalan olmasa bu satırlar. Ben seni unutmak zorunda kalmasam. Öldürmesem midemdeki kelebekleri.
Evet, ilk defa gerçekten ilk defa, her geçen gün daha çok seviyorum seni. Giderek azalmıyorsun. Senin farkın bu kadar işte. Az gelmesin. Bunun ne kadar önemli olduğunu bilemezsin benim için.
Giderek azalmıyorsun, ve uyuyorsun şu anda. Ben Uyan istiyorum, çünkü seni uyandırmaya kıyamıyorum.
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Ne Kadar Sacma
Bir çok şey saçma hayatımızdaki. Hiç bir anlamı yok çoğu eylemin. Naparsak yapalım nefes alıp vereceğiz, ve sonra bir gün artık nefes alıp vermeyeceğiz. İkisi arasındaki zamanda yaptıklarımız bizi mutlu eden şeyler olmalı bana göre. Zorunluluklarımız değil. Fakat tabiki de böyle olmuyor. Aslında ne kadar da saçma. Baya baya saçma aslında. Ha bu arada bu yazı da saçma. Hiç bir şey değiştirmeyeceği gibi muhtemelen beni anlayan biri de olmayacak. İntahara meyilli bir insan bile değilim. Dramatikte değilim. Öyle allı pullu cümleler kurup sizi can evinizden de vurmayacağım. Aşk acısı falan da çekmiyorum, bende kendinizden bir şeyler bulmayacaksınız yani,e kafanızı kaldırıp okumanıza gerek yok o zaman. Baya baya sıradanım yani ben.Baya baya da saçma.
Nefes alıp veriyoruz falan filan. İnsanlarla iletişim halindeyiz bunu yaparken çoğu zaman. Uğraştığımız olaylar, çevirdiğimiz muhabbetler aslında baya baya boş. Mesela bir insana olan nefretimin bu kadar kuvvetli olacağını tahmin etmezdim. Bu kadar midemi bulandırabilceğini hiç düşünmezdim. Ve onun çevremde olması, onun benle/ benim onunla uğraşıyor olmam sadece zorunluluktan. Hani "Sikerler" bile diyemiyorum, aslında diyorum ama içimden. Seslendiremiyorum. Hakkım yok çünkü. Zamanında kime ne kötülük yaptıysam, başıma gelen herşeyi hakediyorum sanırım. Çek o pis ellerini üstümden artık. Rahat ver, bırak nefes alayım, çünkü gün gelecek ve ben artık nefes almayacağım en nihayetinde.Rahat bırak o güne kadar beni. Konuşma, dokunma, yorum yapma, varsayımlarda bulunma, benim iyiliğimi istiyormuş gibi davranma. Yalancısın çünkü sen, yalancı, ikiyüzlü, sinsi tehlikeli bi sürüngensin. Evet tam olarak senin için bunları hissediyorum. Sesimin hiddeti seni korkutabilecek kadar yüksek. Bütün bu yazdıklarımdan sonra, bir maske yüzüme geçirdiğim, ve bir bıçak dudaklarımda, beni dilsiz bırakan. Saçma sapan oyunlar sonrasında. Fiziksel değil sadece, piskolojik de aynı zamanda. Çek ellerini üstümden be adam.
Ve sonra başka saçmalıklar, her tarafımda, 4 bir yanımda. Vıcık vıcık yapış yapış. Üstüne alınma be artık adam. Geçtin gittin sen çoktan. Rüzgarda kokun bile kalmadı. Çoluk çocuk muhabbetiyle oyalama beni. Görmüyor musun nelerle uğraştığımı? Görmüyor musun, "Yapamazsın" dediğin şeyi yapmaya ne kadar yaklaştığımı. Söylediğim her şeyi, yazdığım her satırı, alınma üstüne artık be adam. Bırak nefes alayım.
Üstüme gelmeyin sizinle görüşemiyorum, yanınıza gelemiorum die. Nasıl bu kadar küçük görürsün sorunlarımı? Anlatsam nelerle uğraştığımı, öldürmeyecek misin kendi ellerinle onları, bitirmeyecek misin kendilerine olan saygılarını o sivri dilinle, yakmayacak mısın gelmişlerini geçmişlerini? O zaman neden şimdi anlatmıorum die, küçümsüyorsun? O zaman neden anlamıyorsun, kafamın ne kadar benden gitmiş olduğunu? Ben kendimden bu kadar farklı davranırken, hala sorunun ne olduğunu nasıl merak etmiyorsun? O telefonlar hep triple kapatılıyor hep. Neden peki? Hayatında beni 1 kere anla be canımın yarısı. Anla ki, nefes alayım.
Merak etmeyin, ben kimim neyim diye? Saçlarım boya mı, gözlerimin rengi gerçek mi diye yormayın kafanızı. Kilo mu almışım, kilo mu vermişin size ne? Kopyalamayın yazdıklarımı. Merak etmeyin neler yaşadıklarımı. Neden ediyorsunuz ki? Sadece dedikodu ihtiyacı. Yoksa çokta umrunuzda değilim zaten. Çok mu kırıcı oldum şimdi? Saçmalamayın. İnsan olun biraz, yalvarırım insan olun, nefes alayım.
Şimdilik bu kadar, oje kokusunu özledim. Madde bağımlısı falan da değilim aslında. Ne kadar saçma..
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Uyuyamamak
Uyuyamamakla ilgili kaç tane tivit attım, kaç yazı yazdım ya da kaç cümle kurdum bilmiyorum. 2 günden beri büyük sıkıntıdayım ama yine. Dün gece de uyuyamadım. Öğlen 2 saat kadar bir şey uyudum ve bu gece yine uyuyamıyorum.
Uyuyamamak demek, gözlerin yansa ve batsa bile düşünceleriniz susmadığından bir türlü bilincinizi kaybedememektir. Düşünceler büyürler, büyürler, büyürler. Bazen günlük olayları düşünürken, bir anda en kötü anlarınızı hatırlarsınız. O anlar yine gerçekleşse bu sefer nasıl tepki vereceğinizi, eskisi kadar etkilenip etkilenmeyeceğinizi düşünürsünüz. Takıntı haline gelir düşünmek. Duramazsınız. Sürekli bir şeyler mırıldanır zihniniz.
Uyuyamamak demek, gecenin size kalması demektir aynı zamanda. Mesela ben genelde hep geceleri yazarım. Araya giren yok bölen yok. Telefon pek çalmaz.Nası göründüğünüzün önemi yoktur, çünkü yalnızsınızdır ve yakın saatler içinde kimse sizi arayıp buluşmak görüşmek istemeyecektir. Herkes uyuduğu için, saçma bi nedenden saçma acil bir işiniz çıkmayacaktır falandır filandir. Sessizdir gece, sessizlikten hoşlansanız bile, yine de en ufak seslere dikkat kesilirsiniz. ÜSt kat komşunun ayak seslerine kitlenirsiniz. Evde biri var sanırsınız. Yatağa yatınca kendi sesiniz, yataktan kalkınca gecenin sesi rahatsız eder sizi bu tip uykusuz saat sayısının maximuma ulaştığı zamanlarda.
Uyuyamamak demek, yatakta olduğunuz her saniye boyunca sinirinizin daha çok bozulup, daha çok atarlanmanız demektir. Bu atar öyle bir atardırki, aldığınız uyku hapları işe yaramaz. "Birazdan uykum gelecek" diye kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız ama gerilir bedeniniz. Kasılırsınız ve o uyku hiç gelmez.
Uyuyamamak demek, ertesi gün işlerinizin muhtemelen erteleneceği anlamına gelir. Bünye bu eninde sonunda yenilecektir uykuya ama bu muhtemelen, gündüz vaktine denk gelecektir. Mesela ben bu nedenden ötürü 2 haftadır ne spora gidebiliyorum ne de fizik tedaviye. Bunun için kendine daha çok atarlanıyorum. "Yarın böyle olmayacak" demek yetmiyor çünkü yarın da olsa, bir türlü normal insanların düzenine ayak uyduramıyorsunuz.
Mutsuz değilim, aslında çokta mutluyum. Sevdiğim insanla aynı metrekareler içinde olmak bana huzur veriyor. Kafama taktığım ufak problemlerim var tabiki her insan gibi ama, bunların 2 gün uyumamama neden olabilceğini düşünmüyorum. Benki, gündüz vakti bile, "Şu işim bitse, yatağıma yatsam hayal kura kura uyusam" diyen insan, şu anda yataktan ne kadar nefret ettiğimi anlatamam.
Neyse bu kadardı şimdilik. Gidelim Alfonso..
10 Temmuz 2011 Pazar
Bon Jovi Konseri
Evet sonunda buraya yazabiliyorum. Öncelikle hayallerimden birini gerçekleştirmiş bulunmanın dayanılmaz hafifliğindeyim. Geriye kitap yazmak ve Mustang (tercihen 68 model) sahibi olmak kaldı. İnsanın hayallerini gerçekleştirdiği zaman yaşadığı rahatlama ve mutluluk gibisi yokmuş arkadaş. Bunu anladım. Neyse, öncelikle bu yazımda, benim yaşadığım maceralar -ki size enteresan gelmeyebilir-, ve sonrasında da konser gözlemlerim olacak.
Efendim, sabah evden erken çıkacağımız için sevgili Topik bende kaldı konserden bir önceki gece. Sabahta 9.30 civarında uyanıp hazırlıklara başladık. Saat 10.30 civarıda evden çıktık. Yaklaşık 20 dakika süren inanılmaz bir yolculuktan sonra stada ulaşmıştık fakat sevgili taksici şöför bey amca bizi otopark girişinde bıraktığı için, gerek otoban kenarında yürüyerek, gerek saçma sapan otluk alanlarda mahsur kalmak suretiyle, yaklaşık 1 saat sonunda metro girişine ulaşmayı başardık. Metro girişinden stadyuma doğru ilerlerken,2 kız daha in ve cinin top oynadığı izbe karanlık (aynı zamanda serin) otoparkımsı bir alanı çeşitli işçi ve görevlilerle yürüyerek aştık. Bunun sonrasında tekrardan güneşi görmek suretiyle sıraya girmiş insanlara doğru yönelerek, sıradaki yerimizi aldık. İlerleyen saatlerde yanımıza başka arkadaşlarımızda geldi. Falan filan derken ben 3. derece güneş yanığı oldum. (Şuanda her tarafım ilaç ve güneşle temas yasak.) Neyse bunlar kişisel detaylardı. Şimdi biraz konser alanı ve organizasyondan bahsedeceğim.
Efendim öncelikle söylemek istediğim şey organizasyonun tam anlamıyla bir felaket olduğudur. Annesinin ölümünden dolayı sahneye çıkmaktan vazgeçen ŞEbnem Ferah yerine altarnetif birini bulmadıkları için (bul-a-madıklarını düşünmüorum) saat 3te açılacak olan kapılar 5 gibi açıldı. Ve bizim beklediğimiz alanda kesinlikle WC yada seyyar WC bulunmadığından zor anlar yaşadık. Malum güneşin altında saatlerce durduğumuz için stabil bir sıvı tüketimi içindeydik. Saat 17:00 gibi kapılar açıldı fakat yine de stadın içine alınmadık. Stada girmemiz 18:30 civarı gibi gerçekleşti. Sahaiçine girdiğimizde herhangi bir alkol satışı olmadığını öğrendik. Fakat sonradan el altından bira satışı olduğunu çözdük. İlk biralarımızı aldık. İkincileri almaya gittiğimizde ise, sahaiçine bira satışının kalktığını, sadece VIP olan kısımda satışın olacağını öğrendik. Ben konsere odaklandığım ve devamlı Wc ye gitme derdim olmasın diye zaten sıvı almayı düşünmüyordum fakat yine de bir sinir artışı yaşandı. Yani dediklerini odur ki; "Hem fakirsiniz(sahaiçi biletler) hemde sarhoş olamazsınız" Gerçi daha sonradan edindiğimiz bilgilere göre satılan bira zaten alkolsuzmuş. Bunun anlamsızlığını burda tartışmayacağım bile. Alkolsuz içecek içmek sadece çiş getireceğinden alkolsuz bira içmekte bir o kadar aptalca. Birde çıkışta yaşanan metro izdihamı vardı. Biz o kalabalığa girmeyip, duvardan yandaki inşaat alanına atlayıp ordan kaya birikintilerini ve küçük tepeyi aşarak Tem'e ulaşmayı başardık.
Stadla ilgili görüşlerim ise şöyle. Stad hakkaten çok güzeldi. Benki pek stad bilmem ama gerçekten insan hayran kalıyordu. Ama sıkıntısı, çok eko yapmasıydı.Akustiği bozuk bir stad olmuş. Yani konser yapmaya uygun değildi bence. Olimpiyat stadında katıldığım U2 konserinde kesinlikle böyle bir problem yoktu ve bu konserinde kesinlikle Olimpiyat stadında yapılması gerekiyordu bana göre. Ben organizasyon şirketini suçluyorum ve bir daha bu şirketin organize ettiği bir konsere gitmeyi düşünmüyorum açıkcası.
Konser başladığında yaklaşık olarak bazı boş alanları göz önünde bulundurmaz isek, her yer doluydu ve sanırm 60bin kişi vardı. Katılanların yaş ortalaması 30-40 arasında olduğundan dolayı çok keyifli bir kalabalıktı. Hiç kimse birbirine rahatsızlık vermedi. Bon Jovi çıkmadan önce arkadaşlar edindik, setlist üstüne konuştuk, grupla ilgili bildiğimiz şeyleri paylaştık. (Bu arada yasıktır ki, birazcık yaşlandığımızı anladık, daha dünün poposu bezli çocuklarıydık biz) Öyle bir kalabalıktı ki bu, grup sahneden ineceği zaman, seyirciler konser alanını öyle bir inlettilerki, tekrar çıkıp 3 sarkı daha söylediler. Grup elemanlarının yüzlerinden, ne kadar duygulandıkları ve mutlu oldukları belli oluyordu. Maroon5 konser rezaleti gibi kesinlikle değildi.
Konser başladığında, hemen hemen her şarkıya bütün stad olarak eşlik ettik. Ve bu inanılmaz bir duyguydu. Gerçekten o kalabalığa dahil olduğum için kendimle gurur duydum. (Bu arada ilk sahneye çıktıklarında gözyaşlarıma hakim olamadım.) Grup yaklaşık 2 saat 40 dakika boyunca ara vermeden sahnede kaldı. Ben bir ara baya baya bayılcak gibi oldum çünkü şarkı söylemek bana göre çığlık atmak olduğundan, nefes almakta problem yaşadım. Fakat Jon Bon Jovi'nin inanılmaz performansı karşısında kesinlikle 1-2 şarkıda dinlenmeyi bile göze alamadım. Topikle önümüzdeki güvenlik görevlisinin suyunu istedik utanmadan.Çünkü öleceğimi bilsem gidip su almazdım yerimden ayrılıp. Adamda halimize acıyıp suyunu bize verdi. Suyu içtikten sonra kendime geldim. Ama ben 25 yasında bu kadar kesildiysem, 49 yaşındaki bir insanın performansı gerçekten takdir edilesi bir durumdu. Bir ara Jon Bon Jovi, Bon Jovi isimli 10 numaralı Türkiye formasını giydi ve yaklaşık 5-6 sarkı boyunca üstünde kaldı.
Jon Bon Jovi'nin yaptığı Mick Jagger taklidi komik olduğu kadar inanılmazdı da. Ses taklidini ve Mick Jagger'in imzası haline gelmiş olan dans shovunu kusursuz yaptı. İnanılmaz eğlenceli bir görüntüydü. Söylediği 'Pretty Woman' şarkısı ise konsere ayrı bir hava kattı.
Konserle ilgili tek pişmanlığım VİPten bilet almamam olmuştur. VİPten sonraki kısımda en önde yer bulmuş olsamda, (7 saat önce gittim olsun o kadar) yine de daha yakın olmak isterdim. Bir daha Türkiye'ye gelirler mi bilemem ama, muziğe veda etmeden bir turne daha yaparlar diye ummaktayım. Ve o turneyi yaptıklarında Avrupadaki bütün konserlerine VIPten bilet alıp katılacağım.
Son kez olarak, bu konser benim hayatımın konseriydi. İlerde çocuklarıma 'Ben o konsere gidip sesim kısılana kadar şarkılara eşlik etmiştim' diyecek olmanın mutluluğu bir başka. Bitmiş olduğuna hala inanamıyorum. Ama dün gece gerçekten TT Arena da bir tarih yazıldı ve ben bunun bir parçasıydım.
I WAS THERE, TT ARENA. 08.07.2011
1 Temmuz 2011 Cuma
Yine Cümleler
Yine cümleler var aklıma takılan. Başları belli ama sonları çok flu. Belirsiz.Hem zaten her cümlenin bitmesine de gerek yok. Uzun zamandır olmadığım bir kafadayım. Uykulu gözlerim ve karnımdaki beni nefessiz bırakan sancılar bunun sorumlusu.
Lenslerimi çıkartmıyorum bir kaç gündür. Beynimle bütünleşmelerini ve düşüncelerimi netleştirmelerini bekliyorum çaresizce. Nasıl görüşümü düzeltiyorlarsa..
Ve evet ben gözbebeğime dokunabiliyorum. Ve bazen hissedebiliyorum çevremdeki insanların daha seslendirmedikleri düşünceleri. Ama bunun sadece ben farkındayım. Bu yüzden bu kadar şaşırıyorlar, ben onların düşünceleriyle sesli konuşunca. Olsun. Şaşkın bakışlara, gülümseyerek bazen kahkaha atarak karşılık veriyorum. Odadaki ağırlık dağılıyor böylece.
Bazen o kadar ağrıyorki karnım, bir gün çocuk doğurmam gerekirse ne yaparım bilmiyorum. Nefessiz kalabiliyorum. Konuşamayabiliyorum. Sadece başım okşansın isteyebiliyorum.
Kendimizi herkesten koruyamaya başladığımızda, daha kolay oluyor birine dokunmak. Duvarların arkasına saklanmış dokunuşları hissetmiyoruz zaten pek. Sadece alışageldiğimiz hareketlerin tekrarı oluyor bunlar. Daha fazlasını istiyorsan, sıkıntı. Ve ben daha fazlasını istiyorum. İstediklerime kavuşmuş olmamın dayanılmaz hafifliğinden, rahatça ifade edebiliyorum bunları. Ulaştım çünkü bulutlara ben. Fakat lenslerimi çıkartınca, pek göremiyorum aşağıda neler olup bittiğini. Pek umrumda değil, çünkü yanlız değilim olduğum yerde.
Neyse şimdilik ben gidiorum. Cenin pozisyonum beni bekler.
27 Haziran 2011 Pazartesi
Kitap Listesi
Efenim şimdi buraya elimde olan ve okumayı planladığım kitapları yazacağım. Belki ilginizi çeken bir şey olur. Sizde okursunuz. Sonra mesela yorumlarımızı paylaşırız aramızda. Olmaa mı? Bence çok güzel olur. Hedefim bunları yaz sonuna kadar bitirmektir. Aralarında küçükken okuduğum, ama yine okursam daha çok öğrenebilceğimi düşündüğüm kitaplarda bulunmakta efendim.
Neyse ciddi olanlardan başlayalım öncelikle;
- Batının Kaynakları Cilt1- Mark A. Kishlansky Açılım Kitap
- Batının Kaynakları Cilt2- Mark A. Kishlansky Açılım Kitap
- Türklerin Tarihi Pasifikten Akdenize 2000 yıl - Jean-Paul Roux -Kabalcı Yayınevi
- Cengiz Han Yaşamı Ölümü ve Yeniden Dirilişi- John Man- Nokta Kitap
- Devlet- Platon- Hasan Ali Yücel Klasikler Serisi- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
- Batı Felsefesi Tarihi 1- Bertrand Russel- Say Yayınları
- Batı Felsefesi Tarihi 2- Bertrand Russel- Say Yayınları
- Batı Felsefesi Tarihi 3- Bertrand Russel- Say Yayınları
- Bilim ve Yanılgı- Taha Akyol- Doğan Kitap
- İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü- Cengiz Özakıncı- Otopsi Yayın
- Mesnevi- Mevlana
Evet bunlar okumayı hedeflediğim entel dantel olan kitaplar. Herşeyden okumak lazım bence. Kitap okumanın hakkaten sonu yok. Kendimle en çok gurur duyduğum özelliktir okuyabilmek. Neyse şimdide biraz daha eğlenceli, aksiyonlu, pembe dizi kıvamında, kafa oyalayıcı ve rahatlatıcı kitaplar.
- Marilyn Monroe ve Bilinmeyen Hayatı- J. Randy Taraborrelli- Artemis yayın
- Ölüm ve Şeytan- Frank Schaetzing- Resif Yayınları
- Sufizm Üzerine Konuşmalar, Sır- Osho-Butik Yayıncılık
- Human Design(İnsan tasarımı)- Chetan Parkyn& Steve Dennis
- Klasik Yunan Mitolojilerinin En güzel Efsaneleri 1- Gustav Schwab- İlya Yayınları
Sanırım bu kadar yeter. Hem muhtemelen okumayı bırakın listede neler varmış die bile bakmayacak çoğunuz. Ama olsun ben yazmış oluyım, rahatlamış oluyım. En kötü kendime liste oldu işte. Aradan okumayı unutuğum olursa bile, burdan bakıp hatırlayabilirim tekrardan. Aslında daha yazardım, bunlardan daha çok kitap var elimde şu anda ( I lav may laybreri)
Ama olsun şimdilik bu kadar.
14 Haziran 2011 Salı
İş Piskolojisi Dersi
Evet ilk defa, aldığım dersle ilgili bir yazı yazacağım. Yani dersin bana ne kattığı, yada ilerde katacağıyla ilgili. Ve bahsedeceğim dersin teknik olmayan seçmeli olması, bölümümün ne kadar bana uymayan bir bölüm olduğunu göstermekte. Bugün hocanın konuştuğu benim kah katılarak kah dinleyerek geçirdiğim 2 saatlik bir dersin, benim düşüncelerimi ne kadar etkilediğinden ve 6 senedir cevabını bulamadığım bir sorunun, mucizevi olarak nasıl bir anda netleştiğini anlatmak istiyorum.
Bu okula girip, aldığım ilk bölüm dersinden beri, hep şikayet ettim. Benim hayattan istediklerimle bu eğitimin ne kadar uyuşmadığına, gerek ailemi gerekse arkadaşlarımı inandırmaya çalıştım. Hep lanet okudum, yaptığım her şeyi istemeden yaptım. Bunalımlara girdim. Sinir ve ağlama krizleri yaşadım. Kendimi ve çevremdekileri suçladım. Okulu pek sallamadığım ilk 2 seneyi çıkartırsak 4 senedir hep mutsuz olmaya şartladım kendimi. Kendim isteyerek yazdım bilgisayar mühendisliğini ve bunun yaptığım bir hata olduğunu düşündüm. Peki bütün bunlara rağmen neden devam ettim? Bu güne kadar, bu soruya verdiğim cevap şöyleydi;
"Evet bölümü değiştirmek istedim. Bunun için ailemi ikna edemedim, gizli gizli değiştirmeye çalıştığımda danışmanımın yanlış yönlendirmesi sonucu, bölüm değiştirme hakkımı kaybettim."
Bu benim 3 cümleyle özetlenen eğitim-öğretim hayatım.Peki bu gün ne oldu da, bazı fikirlerim değişti? Bu derste ben neyin aydınlanmasını yaşadım.
Dersin ilk giriş kısmını yaptığımız bu gün öğrendiğim şey ise şuydu. "Hiç bir şey yapmak zorunda değiliz. İstemediğimiz bir şeyi kimse bizi yapmaya zorlayamaz. Hayatta hep 2 seçim vardır. Ya yaparsın ya da yapmazsın. Sonrasın da ise seçimlerinin sonuçlarına katlanırsın." Hoca bu cümleleri ilk söylediği anda tabiki 2. paragrafta anlattığım şeyleri düşündüğüm için bunlara katılmadım. Sonra hoca bize çeşitli hikayeler ve numaralarla aslında bu cümlelerin ne kadar doğru olduğunu gözler önüne serdi.
Aslında okumak zorunda değiliz, çalışmak para kazanmak zorunda da değiliz. Sokakta yaşamayı tercih edebiliriz. Ha sokakta yaşamak istemiyorsak, okumamız ve çalışmamız gerekiyorsa, çalışmayı seçiyoruz. Bu durumda, çalışmayı istemiş oluyoruz. Çünkü sokakta yaşamak istemiyoruz. Bunlar benim cümlelerim değil, hocanın cümleleri. Bazı insanlara ters gelebilir, bana da ilk başta geldiği gibi. Yapmak zorunda olduğumuza inandığımız şeyler için, bahaneler bulabiliriz ve bize hak verecek insanlar da çıkabilir. Ama sonuç olarak, bahanelerimiz bize göre ne kadar güçlü de olsa, sonuçlarına katlanan bizleriz. Mesela sokakta yaşamak beni mutlu edecekse, çalışmamayı seçebilirim ve bu seçimimin sonunuca katlanırken bundan şikayet etmeyebilirim. Ama eğer şikayet edeceksem, yani sokakta yaşamak beni mutlu etmeyecekse, ve bunu istemiyorsam, o zaman çalışmayı seçip, istediğim gibi bir hayat yaşayabilirim. Ve çalıştığım içinde şikayet etmem saçma olur. Çünkü bu durumda çalışmayı ben istemişimdir.
Kısaca nasıl bir bakış açısıyla karşılaştığımı anlatmaya çalıştım. Başarılı bir biçimde aktaramamış olabilirim. Ben yine kendi soruma geri dönüyorum; Madem bu kadar nefret ediyordum, o zaman bilgisayar mühendisliğine neden devam ettim?
Ailem zorladı, bölüm değiştiremedim vs vs vs. Aslında bu sorunun cevabının bunlar olmadığını bu gün farkettim biraz geç olarak. Belki bu dersi almasaydım farketmemeye de devam edecektim. Ben devam ettim çünkü aslında gizliden gizliye bırakmak istememişim. Ve şu anda anladığım kadarıyla kimseye "Ben yapmak istemedim, devam etmek zor geldi, BIRAKTIM bilgisayar mühendisliğini" demek ve başladığım işi yarım bırakmış bir insan olmak istemedim. Şu ana kadar, ailemi ikna etmeye çalışmam ya da danışmanımın yanlış yönlendirmesini öne sürmem, benim bölüm değiştirmediğim gerçeğini değiştirmiyor. Ve aslında gerçekten bırakmak isteseydim, babamın bütün blöflerini görüp, ev kızı olmayı bile göze alarak bu bölümü bırakırdım. Ama öyle olmayı seçmedim. Çünkü öyle yapmış olsam da mutlu olmayacaktım. O sonuç beni mutlu etmeyecekti. Ve ben farkında olmasam bile, bilgisyar mühendisi olmayı kendim seçmişim. Bilgisayar mühendisi olduğumda gerçekleşecek olan varsayımlar, bilgisayar mühendisi olmadığım zaman gerçekleşecek olan varsayımlardan daha çekici gelmiş bana. Aslında bu böyleymiş, ve bu 4 sene boyunca söylediğim bütün olumsuz cümleler, şikayetler ve suçlamalar kendimi oyalamaktan öteye geçmeyen bahanelermiş.
Evet ben son aldığım derste, daha yeni başlamamıza rağmen bunları öğrendim. Kendimi hiç bu kadar hafif, mutlu ve aydınlanmış hissetmemiştim. "Neden bilgisayar mühendisliğine devam ettim?" sorusunu daha önce hiç bu kadar net cevaplandıramamıştım. Kendime bile. Uyuyormuşum da haberim yokmuş.
Geç olsun da güç olmasın ama değil mi? Neyse 2 saatlik bir ders sonucunda, daha önceden hiç bir derste yaşamadığım şekilde vizyonumun genişlediğini, görüş açımın farklılaştığını hissediyorum. Sanırım bu dersi almam yaptığım en güzel şeylerden biriydi.
9 Haziran 2011 Perşembe
Çocukluk Anılarım
Duygulandım şuanda. Twitterda 90'lar la ilgili bir muhabbet gerçekleşince hisleniverdim yazmak istedim çocukluğumu. Şimdi efendim benim çocukluğum öyle normal bir çocukluk olarak geçmedi. Pek sokağa çıkamazdım astımdan dolayı. Diğer çocuklar gibi koşturup oynayamazdım. Ve bu kötü bir şey değildi benim için. Çok şükür en iyi tedaviyi gördüm. Şimdi nankörce sigara bile içebiliorum.
Kendimle ilgili bana anlatılan ilk hikaye, evde kendi kendime geliştirdiğim oyundur. Muhtemelen 'Iyk' diyeceksiniz. Olsun. O zamanlarda yediğim zeytin çekirdeklerini odama kadar koridora dizermişim ben. Ve bu işlem haftalar sürermiş. Birisi yanlışlıkla yürürken sırayı bozarsa sapık gibi ağlarmışım. Sonra bir de hayali arkadaş muhabbetim vardı. Onu zaten çeşitli ortamlarda ve yazılarımda bol bol andım. Onunla ilgili söyleyeceğim son şey, annemin bana kızdığında beni değil onu cezalandırmasıdır. Balkona kitlerdi Kuki'mi. Bende üzülürdüm, daha uslu bir çocuk olurdum belli bir süre için. Bunun dışında genellikle kaldığım hastaneleri hatırlıorum o dönemlerle ilgili olarak. Mutluydum ama hemşire ablaları çok severdim. Hastaneye gitmek, evde olmaktan daha normal bir şeydi benim için. Üzülmeyin lan.
Neyse ilkokulda tam 3 kere okul değiştirdim 5 senede. Birinci sınıfta aşık oldum bir çocuğa. Herkes dalga geçti benimle. Piskolojim bozuldu. En sonunda okuldan aldılar beni. Sonra o aşık olduğum çocukla Anadolu lisesini kazandığımda aynı sınıfa düştük. Kanka olduk. Hala en eski arkadaşlarımdan biridir kendisi. İlkokul 3te nerden estiyse ( Ki ailem asla beni ders çalış diye zorlamazdı) ben en iyi okullardan birinde okuyacağım dedim. Artık ders çalışmanın o kadar bokunu çıkarırdımki, babam kitapları camdan dışarı atardı. 'Yeter çalışma artık' die. En büyük eğlencem atasözleri-deyimler sözlüklerini ezberlemekti. Eğlencesi sözlük ezberlemek olan bir çocuktum ben. Şimdi neden normal olmamı bekliyorsunuzki? 5. sınıfta bizim apartmanda yangın cıkmıştı ve kapıcının kızı vefaat etmişti. Ben yanmış cesedini görmüştüm ama anneme dönüp "Kursun servisi yarım saate gelir, yukarı çıkıp kitaplarımı alalım mı?" demiştim. Ne bir travma yaşadım ne bişi. Kursa gittim o gün. Ders çalıştım. Bir daha da bunu konuşmadık. Şimdi bile düşününce etkilenmiorum o görüntüden. Neyse bu sapık gibi çalışmamın sonucunda Galatasarayı kazanamadım die açlık grevine girmiştim ki, bu tedavi gördüğüm zamanlarda büyük bir sıkıntı yaratmıştı.
Biraz daha eğlenceli olanlara geçelim şimdi. Yazlıkta beni her gün döven bir çocuk vardı. Ufak tefek bişiyim, karşı gelemiorum. Gidip babama sölemiştim, babamsa "Kendi işini kendin hallet" demişti. İzin çıkmıştı yani. Sonra gidip çocuğa saldırıp dişini kırmıştım. Hikayemiz ben, annem, babam çocuğun ailesinden özür dilememizle sonlanmıştı. Gerçi ben özür dilememiştim yine de. Haketmişti çünkü.
Sonra izlediğim diziler, çizgi filmler vardı. Jetgiller, şirinler, taş devri, heman, zeyna, herkul, clarissa, sabrina hayal gücümün bu kadar geniş olmasının sebebidir. Ama ben sapık olduğum için haftada sadece 2 saat tv izleme izni verirdim kendime. Deliydim işte. Neyse o günlerden, mezun olamadığım bu günlere gelmem çok efsanevi bir değişim olmuş.
Oynadığım oyunlar vardı birde. Pandemonium adlı oyuna harcadığım saatleri, şimdiki yaşımla orantılasak bile, çeyrek ömrümden fazla olabilir. Hala bendeki yeri ayrıdır. CD'den oynanırdı o. Birde Prehistorix die bir oyun vardı, disketten oynanırdı. O disketler bozulurdu, bıkmadan usanmadan alırdım oynardım. Athena'nın ilk albumunun çıktığı zamanlardı, sapık gibi onları dinlerdim. Bir de OffSpring hastasıydım. Bir ara fena paten kayardım, bünyemin izin verdiği kadar. Patenci olmak gibi bir akım vardı o zamanlarda. Bol pantolanlar, dar tshirtler, zincirler. Ama asla metalci olmadım ben. Patenci olan metalci olmazdı çünkü.
Hayatım boyunca istediğim ama elde edemediğim 2 şey vardır şu hayatta. Bir tanesi akülü araba ( bana akülü araba almayan babam, benzinlisini de almayı düşünmedi) bir de barbie evi. Barbie evi hikayesi bambaşkadır. Babam çok seyahet ederdi işinden dolayı. Her gittiğinde oyuncaklarla geri dönerdi. Bir gün yine bir seyahatteyken, haber geldi, bana barbie evi almış geliyormuş. Ben heycanla barbie evi beklerken, bavulundan çıkan avuç kadar bir kutunun içinden, ev aksesuarları (posta kutusu, paspas, perde) çıkmıştı. Meğersem babam sarhoşken alışveriş yapmış. Evet barbie evim olmadı ama en kral aksesuarlar bendeydi. Lakin yine de baya üzülmüştüm. Sonra bi daha istemeyi de gururuma yedirememiştim. Birde Pony'ler vardı o zaman. Onları da çok severdim.
Hayatımda ilgilendiğim bir şey olsun diye çok kursa gittim ben. İlk önce baleyle başladı maceram 6 ay sonunda hocam, annemi çağırıp 'Siz bu kızı en iyisi spora yönlendirin' demişti. Yeteneksizlikte sınır yok. Sonra Basketbol kursuna yollamışlardı beni. Fakat o maceramda bir kriz sonucu hastane de sonlanınca sıra gitar kursuna gitmeye gelmişti. Tam 3 sene gitar dersi aldım. Peki noldu? Notaları bile öğrenemedim. Tek öğrendiğim şey, telefon ahizesinden çıkan sesin LA notası olduğu ve gitarı buna göre akord edebilceğimiz. He akord etmeyi de hiç öğrenemedim. Hiç tutmadı o 2 ses. Universiteye gelince hobiymiş falan bıraktım o işleri tamamen. Olmayınca olmuyor işte. 10 parmağında 10 marifet bi insan değilim. Sadece 10 parmak klavye kullanabiliorum. Yok galba kullanamıorum aman nebilim be işte. Duygulandım.
Hem duygulandım hem yoruldum, çok uzun oldu be. Neyse içimden gelirse devamı, yazarım. Gelmezse yazmam. Ha bu arada ben şarkı da söyleyemem kesinlikle. Şarkı söylemek benim içinde sadece çığlık atmak demek.
Neyse ben kaçar.
Allı Pullu Bir Bebeğim Ben
Şu anda yazmak istediklerimin gelişme bölümü var sadece aklımda. Giriş ve sonuç bölümünü oturtamıyorum bir türlü. Ama yazmayı kendime eziyet halime getirme taraftarı olmadım hiç bir zaman. Zaten düşünceleri ifade ediyor olmak, sınavda kopya çekmek gibi bir eylem değil. İçinden nasıl geliyorsa öyle çıkmalı cümleler. Hatta belki imla hataları bile olmalı içinde. Lakin 'Undo' tuşu yok hayatta.
Kendimden beklentilerim var benim. Dışardan ne kadar boş, allı pullu gözüktüğümün bir çok insanın gözünde sarışın salak olduğumun farkındayım. Eskiden umrumda olurdu, artık pek takmıyorum. Çünkü artık 'Benim hayallerim var' demek yerine 'Benim hedeflerim var' demeyi öğrendim sanırım. Peki nie bunu oturdum yazıyorum şimdi? Evet benim kendimden beklentilerim var. Diğer insanların beklentilerinden farklı kendim için kurguladığım planlar. İşte bu yüzden onların beklentilerini karşılamıyorum. Karşılamayınca, salak sarışın olarak sıfatlandırılmam normal kaçıyor. Çünkü kimse saygı duymuyor kendinden farklı olana. Kızmıyorum artık. Yalnızca üzülüyorum karşı tarafa. İnsanların kendilerine yarattıkları küçük dünyalar dışında bir dünya hatta dünyalar olduğunun farkına varamadıkları için sadece acıyorum. Onların beklentilerini karşılamıyorum. Yapamayacağımdan değil, yapmak istemediğimden.
Aileme artık kızmıyorum mesela. Şu hayatta nefret ettiğim fakat yapmak zorunda olduğum sorumluluklarım var. Aileme göre, bir şey yapmak zorundaysan, sevmekte zorundasın. Aşamıyorlar bunu. Öyle yetişmişler. Anlatmaya çalışmıyorum. Benim için, kendilerine göre en iyi ve en hayırlı kararları alıyorlar mesela. Sevebilsem onların mantığına göre, hayat ne kadar da kolay olacak aslında bana. Çünkü seversem, isteyerek yaparsam, en iyisi olacağımı biliyorlar. Ama ben sevemiyorum, sevemeyeceğim. Zorunluluklar sadece aşmam gereken basamaklar benim için hayatta. Hem bana göre bir konuda en iyisi olmayacaksan, hiç başlamayacaksın. Ya iyisindir bir konuda ya da kötü ortası yok malesef benim mantık çerçevemde.
Evet aileme kızmıyorum artık ama çevremdeki insanlara çok sinirleniyorum. Onların seçtikleri yoldan gitmeyi seçmiyorsun diye, işe yaramaz olarak sıfatlandırılıyorsun. Sen onların ilerlediği yollara tükürmek istiyorsun diye adam yerine koymuyorlar seni. Ama sonra bir şey öğreniyorlar seninle ilgili. Şaşırıyorlar. Seni işe yaramaz olarak adlandırdıkları için elde ettiğin başarıları ya da en basitinden hayata tutunma, kendini kanıtlama çabanı garipsiyorlar. Sanki olamazmış gibi. Sanki senin sahip olduğun hedefler, dünya görüşü ve idealler yokmuş gibi davranıyor bu insanlar. Sonra 'Neden söylemedin?' diyorlar. Bende 'Neden söyliyim ki?' diyorum. Adam yerine koymadığın bir insanın hayatında nelerle uğraştığını bir anda merak etmeye neden başlıyor insanlar? Samimiyetsiz.
Oysaki saygı duymasını bilebilse insanoğlu, kendi gibi olmayana, düşünmeyene itibar edebilse ne güzel olurdu. Bizden farklı diye aşağılamasak insanları, onları sıfatlandırmaya çalışmasak, kim bilir belki bizde bakmadığımız pencerelerden bakıp, yürümediğimiz yollar hakkında bilgi sahibi olabileceğiz. Ama yok malesef. İnsana saygıyı bırak, hayvana saygısı bile olmayan bir toplumun üyeleriyiz hepimiz. O yüzden olmuyor. Hep geriliyoruz, hep geriliyoruz.
29 Mayıs 2011 Pazar
Sarkıların Suçu Yok
Evet yine yatagıma yattım, uyuyamadım. Değişik değil aslında, çok sıradan hatta uyuyamıyor oluşum. O cümleyi yazmamın bi anlamı yoktu. Ama iyi bir giriş oldu gibi gibi.
Evet yattım ve kaç aylardan beri playlistimi dinlemediğimi farkettim. Taktım kulaklığı sonunda. Bunalımda olmamama rağmen bu aralar, yine de hazmedemediğim olaylar silsilesi içerisindeyim bir süredir. Vazgeçmiştim bir süre için değil mi? Hani daha kötüsü olamazdı. Oluyormuş. Neyse şimdilik hallolmuş gibi duruyor ama yinede tutulmayan sözlere, sinsi gülüşlere artık pek inanmadığım için öngörüldüğü gibi problemlerin sorunsuz çözülebilceğini düşünmüyorum. Neyse..
Shuffle olayını seviyorum. Fakat arka arkaya çalan Reamonn-Alright, Guns&Roses- Patience, Bon jovi-Always ve yine Reamonn-Sometimes'tan sonra, bu gel-gitlerimin aşk hayatımla ilgili olmamasına rağmen duygusala bağlamış olmamdan dolayı, güya aşk şarkılarının sözlerini oluşturan cümleleri, kendi problemlerime göre yorumluyor oluşum, şu anda bütün feminist duygularımı bir kenara bırakmamı ve hayatımdaki erkeklerin (babam, eniştem ve erkek arkadaşımın) beni bu duygusal çöküntüye sokan durumları toptan halletmelerini istiyor olabilirim. Bırakın arkadaş kadın-erkek eşitliğini. Adamlar bizden daha güçlü işte, daha atarlı. Biz bağırıp çağırdığımızda dırdır yapan kadın oluyoruz sadece. O kontrolunu kaybedip inceleşen sesimiz, sinirimizi ifade etmeye ve birilerinin bizi ciddiye almasını sağlamaya yetmiyor işte. Buna karşılık olarak bağırıp çağıran erkek ise hakkını arayan, karşısındakini gerekirse korkutarak istediklerini yaptıran erkek oluyor. Bu böyle. Doğanın kanunu. Zayıf olduğumuz konular var bayanlar, kabul edelim. Hepimiz feministiz eywallah, ama işte kurtarılmaya ihtiyacımız olan durumlarda oluyor.
Çok uzun cümleler kuruyorum bu gece. Aslında yazdıklarımı tekrar okumuyorum da şuanda, yani dediğim odur ki; birbirinden alakasız cümleleri, doğru bağlaç yüklem vs vs öğeleriyle bağlayamıyor olabilirim. Yapcak bişi yok. Gerekirse anlamayın. Zaten pek anlaşılcak bir tarafımda yok. Sadece uyuyabilmek isterdim ben. Sevdiğim şarkıları keyifle dinlemek isterdim.
Neyse ben bi kaç şarkı paylaşıyım, belki dinlersiniz, ya da dinlemezsiniz, ben bilemem.
Hinder- Better than Me Konuyla alakasız sadece seviyorum bu şarkıyı
Keane- A bad Dream Kapanış bu olsun, nakaratı tam şu anki ruh halimi anlatıyor;
I wake up, it's a bad dream,
No one on my side,
I was fighting
But I just feel too tired
To be fighting,
Guess I'm not the fighting kind.
22 Mayıs 2011 Pazar
İnsanlar Beter
"Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkartır." demişler zamanında. Çoğu insan bu yılan kadar bile olamıyor. Tatlı dil ciddiye alınmıyor kesinlikle. bağırıp, çağırmıyorsanız, ya yollusunuz, gösteripte vermiyorsunuz, ya da hakkınızı savunamayacak kadar aptal gözüküyorsunuz. Siz kesinlikle, karşınızdaki saygı duyan, onu insan yerine koymaya çalışan bir varlık olamazsınız. İnsanoğlu çünkü karşınızdaki, illa küfür yiyecek, illa azarlanacak, illa aşağılanacak. Ona anca o zaman dank ediyor.
Bütün bunları sosyal ve akademik hayatımdan yola çıkarak yazdım. Şimdi mesela 6 senedir mezun olmaya çalışan bir insan olarak, taa geçen döneme kadar hiç bir saygısızlığım, görünenin aksine hiç bir atarım giderim olmamıştır gerek hocalara, gerekse yönetimde çalışanlara. İsteklerim ne kadar yönetmeliğe uysa da, asla ve asla istediğim dersleri istediğim şekilde alamadığım gibi, 1 tane fazla kredi almama bile izin vermediler o zamana kadar. O zaman dediğim ise şudur; Ne zamanki ben, bana yapılan haksızlıkları başka platformlara taşıyacağımı söyledim, ne zamanki etrafa tehditler savurup saygısızlık yaptım, işte o zaman isteklerim bir bir gerçekleştirilmeye başlandı. Ne kadar acı oysa ki değil mi?
İnsanın akademik ( ya da iş) hayatında böyle şeyler olunca, bir yerden sonra kişisel olarak algılamamaya ve bu düzene -çok yasıktır ki- uyum sağlamaya başlıyor. Peki tüm bunlar sosyal hayatta olunca ne oluyor? Bu tamamen kişisel üstelik. Karşınızdakini 'Adam' yerine koyup konuştuğunuzda, kesin 'Flört ediyor' sunuzdur. Kendinizi net ve açık bir biçimde ifade etmenize rağmen, yine de sizi rahatsız etme cesaretine sahip oluyor bu insanlar. Çünkü küfretmiyorsunuz, sıfatlar kullanmıyorsunuz, aşağılamıyorsunuz. Her şeyden önce, sadece nefes alıp verdiği için saygı duyuyorsunuz yaradılışına. Ama olmuyor. İnsanlar artık o kadar bencil, o kadar saygısız, o kadar yüzsüz olmuşlar ki, kullandığınız tatlı dil kesinlikle ciddiye alınmıyor. Üstelik hepimiz giderek böyle varlıklar olmaya başlıyoruz. Birbirimizin sınırlarını zorlamaktan, sinirlendirmekten, zarar vermekten keyif alır hale geliyoruz.
Keşke insanlar, birbirlerine saygı duymayı bırakacak şekilde yabanileşmeseydi. Keşke tek amaç zarar vermek olmasaydı.
Ama işte kendi keyfimiz, kendi eğlencemiz için, karşımızdakine, "İnsan" olamıyoruz, giderek hayvanlaşıyoruz. Çünkü öylesi daha eğlenceli dimi?
19 Mayıs 2011 Perşembe
Hi! Im Unicorn.
Evet 2 hafta boyunca bir mücadeleye girmiştimki sormayın, moral bitti piskoloji bozuk, kafa zaten gitti kalmadı falan falan falan. Bu gün vazgeçtim ama vazgeçmek bir zafer gibi geliyor bu kafayla. Şans oyunu mu oynuyoruz? Strateji mi yapıyoruz yoksa mezun olmaya mı çalışıyoruz belli değil resmen. Burdan size uyarı. İnsan olarak kalmak istiyorsanız, insanlara nefretle bakmak istemiyorsanız, 7tepe bilgisayar muhendisliğine gelmeyin, çocuklarınızı vermeyin. Başka bir universite de okusunlar illa bilgisayar muhendisi olmak isteniyorsa. Neyse efendim, mücadeleden vazgeçip bitirme tezimden X almaya karar verdim, ağustosa kadar sürecek şimdi, ama umrumda mı? Pek değil. Yarın mutlu uyanacağım, yaklaşık 6 ay sonra kuafore gideceğim ve eve gelip ders çalışacağım. Gerçekten su son 2 haftadan sonra arka arkaya olan finaller de neymiş yani? Elimin kiri. Ay pis.
Aylo şu anda Fizik2 çalışmaya çalışıyor, ben 5 kerede zar zor geçmiştim, olsun. Sağ el sol el bişiler debelenio şimdi. (Sağ el kuralı die bişi vardır pis pis şeyler düşünmeyin, düşüncelerinizi sansürledim şuanda ama alışmış olmanız lazım bu zamana kadar sansüre). Topikte bana tivit okuyarak eğlenio, öküz gibi anıra anıra gülüyoruz falan. Oha hayat bana güzel şu anda. Sadece anı kurtardım belki ama oha rahatladım lan.
Evet bu gün bir arkadaşımla buluşcaktım okulun oralarda bir kafede, girdim işte içeri her neyse sonra bi baktım yok, dedim heralde gelmedi. Başka arkadaşları gördüm onların yanına çöktüm. Bekle bekle ne gelen var ne giden, sonradan anladımki yanlış kafeye gitmişim. Şarışınlık zor iş zaman zaman, ama kafa gitti demiştim yazı başında. Ama sonra ben çok güldüm, eminim yanına oturduğum arkadaşlarıda güldürmüşümdür. Ya da dalga geçmişlerdir 'Ahahha kıza bak lan' die. Olsun. Saat 19 sularından itibaren çok mutluyum, hiç bişe koymaz bana. Bişe ama. Gerçekten.
Neyse ben en iyisi biraz blog, twitter falan dolanıyım, belki ders bile çalışırım güle oynaya. Göbek bile atabilirim. Hoplayabilirimde. İstersem yaparım bence. İnanırsak olur. Ama şimdi ben bitirmeden X aldığımı Nihat Doğana nasıl açıklarım acaba? Kafamda bu soru dolanmıyor değil.
Hi! Im unicorn.
17 Mayıs 2011 Salı
Dayan Derler
İnsanlar var çevremde bir sürü ama insandan insana da fark var işte aga. Bazısının tek eğlencesi sensindir. Yüzüne bile tükürmezsin. Egosuna masturbasyon malzemesi olursun. Ve utanmaz. Nie utansınki, sen 'Atar yapsan, hakkını savunsan, kendini korusan eline ne geçicek?' zihniyetteki insanlarla okuyorsun. Hatta sende artık öyle oldun. Aman dayı, aman ayı derken, insan ve hayvan arasındaki farkın ne olduğunu çoktan unuttun.
Sonra başka insanlar var. Seni çökertmek için sana söylenen cümlelere sinirlenenler. Onlar arkadaşların. Onlar adam. Onlar nolursa olsun yanında, seninle aynı yollarda yürüyorlar. Hemen yanıbaşında. Onlar dost, onlar can, onlar adam. Onlar sakinleştiriyorlar seni. 'Aman' diyorlar 'Aman ha gayret' Bütün paylaşımların onlarla, içsen onlar topluyorlar seni, uyuduğunda yorganını paylaşıyorlar. Hayatın yükünü hafifletmeye çalışıyorlar.
Sonra bir diğer grup, fazla yakın olmadığın, aynı yolda değil ama paralel yollarda yürüdüğün. Onlar başka adam. Senin gibi fırlama gözükmüyorlar. Öyle yanlarına kolay kolay yaklaşılmaz. Hayatta bir duruşları var. 'Bu adam benim ismimi kullanarak senin moralini bozamaz' diyorlar. 'Buna bir dur demek lazım!' Söylenen bir kaç cümle, ama ne kadar adam o cümleler. O cümleler ne kadar güçlü çıkıyor 2 dudak arasından. Ama sen unuttun ya çoktan haklarını, bu sefer sen 'Aman' dersin. 'Buraya kadar geldiniz, ben alıştım, sizde takmayın kafanıza,aman ters bişi yapmayın, dikkat çekmeyin, işinizi halledip gidin bir an önce' . Kalan sağlar bizim olsun.
Evet 'Dayan!' derler, ama nereye kadar. Dayanmanın sınırı nedir? Ne kadar zorlanabilir bir insan? Emeklerinin karşılığını ne kadar alamaz insan?
PS: Yazı ithaf etmem ben pek insanlara, ama bu yazım sevgili Aslan'a(o kendini biliyor), Denize, Topiğe ve Aylo'ya gelsin. Hayatta her şey istediğiniz gibi olsun. Bense.....Ben bilmiyorum..Daha neler olacak ben gerçekten bilmiyorum...
13 Mayıs 2011 Cuma
İzler
Bir iki bişiden bahsedicem şimdi. Belki üçte olabilir. Ne kadar devam ederse..
Mesela bir yazı vardı geçenlerde yazdığım. Bence güzel bir yazı da değildi, acınası gelmişti tekrar okuyunca. Hoşlanmadım o yazıyı yazan kendimden. Sildim, kaldırdım blogtan. Sonra uzaktan tanıdığım bir arkadaş (bölümdaşımın sevgilisi olması lazım) O yazıyı sordu bana formspringten. Çok beğenmiş arkadaşlarıyla paylaşmak istiyormuş. Hoşuma gitti, fakat ilk başta anlamadım hangi yazım olduğunu. Bulunca şaşırdım. Ama tekrardan yayınladım. Hoşuma gitmeyen cümlelerim, farklı izler bırakmış insanlarda. Sonra o yazımı bir başka arkadaşımda tweet'lemiş. Ona da mutlu oldum. Bazen oluyor böyle, güzel olduğunu düşündüğüm yazılarım okunmazken, hoşuma gitmeyen yazılar dikkat çekebiliyor. Farklı insanlarda farklı etkiler yaratıyor. Ne kadar aynı ve ne kadar da değişiğiz aslında.
Sonra mesela liseden bir arkadaşımın blogunu keşfettim daha bu hafta. Yazılarından ne kadar keyif aldığımı anlatamam. okuduğum her satır düşüncelerimin çok güzel bir dille anlatılmış biçimi adeta. Ben o kadar edebi, açık ve berrak yazamıyorum. Burda bahsetmek istediğim şey, o arkadaşı ben hep haylaz, hayattan hiç bir beklentisi olmayan, işi gücü eğlence olan bir insan oalrak hatırlardım. Üzgünüm ama bu böyle. Sonra yazılarını okudum, 1 defa değil bir çok defa. Ve yaşadığı değişime, bir nevi aydınlanmaya ( ben çok severim bu aydınlanma kavramını bkz: Kant) hayran kaldım. Hayat aynı kalmıyor, insanlar da aynı kalmıyor üstelik. Lise zamanlarında tek derdimiz sınıf defterini çalıp okulu kırmak olan bizler, birey haline dönüşmüşüz çoktan. Büyümüşüz. Kendimizi ifade edebilir, olaylar ve konular arasında bağlantı kurabilir olmuşuz.
İnsanlar böylesine bir değişim yaşarken, biz ise hep eski izlenimlerden yola çıkarak yargılıyoruz onları. 'Ben değiştim' diyoruz ama başkalarının yaşadığı değişime inanmak istemiyoruz. Kafamızı yormak istemiyoruz belki de 'Neydi, ne oldu?' diye. Aklımızdaki tek soru, 'Neydim, ne oldum?'. Ne kadar da benciliz aslında. Ve empati yapamıyor insanoğlu. Doğasında yok bence. Empati yapabilen insanlar sonradan bu yeteneği katmışlar kendilerine. Oysaki, bak sen değişiyorsun, senin dışındakiler neden değişemesin? Neden insanları önceki hatalarına, ya da eski hallerine bakarak yorumlamaya çalışıyorsun? Sen hatalarından ders alıyorsan, neden diğerleri de yapamasın bunu? Hayat değişirken uyum sağlıyorsun, peki neden insanlara uyum sağlayamıyorsun?
Ben ise, daha hala öğreniyorum. Geçmişe takılıp kalan bir insanım çoğu zaman. Daha geniş düşünmeye çalışıyorum bu konuda. Daha tam pişmedim ama yalan yok. Bir kaç gündür aklımda olan bir cümle, gecende twitterda da yazdım;
'İnsanlar üstünde bıraktığımız izler var ya, o izlere tüküreyim ben.'
Biz değişirken, keşke o bıraktığımız izler de değişseler..
7 Mayıs 2011 Cumartesi
En Son Rüyalar
Benim fobilerim vardır bi sürü. Öyle böcekten korkarım çiçekten korkarım gibi değil. Mesela benim en büyük fobim bir gün kimsenin beni tanımadığı ve hiç bilmediğim bir yerde uyanmak. Her ne kadar buralardan gidesim olsa bile, bu düşünce resmen bende bir fobi haline gelmeye başladı.
İşte 16 saatlik bir uyku maratonundan sonra, sadece bununla ilgili olarak gördüğüm rüyayı hatırlıyorum. Tatildeyiz güya arkadaşlarımla. Kış tatili, hani kayak yapmaya gidilir ya dağın bi tanesine. Öyle işte. Güya arkadaşlarımla gelmişim ama yok hiç birini bulamıyorum. Kimseye ulaşamıyorum. Erkek arkadaşımda orda biliyorum ama yok işte. Sonra çıkıyorum odamdan, bir sürü insan, aynı dili bile konuşmuyoruz. Anlaşamıyorum. Elimde telefondan resimlerini gösteriyorum tanıyan biri çıkar ve nerde olduklarını söyler belki diye. Yok. Sonra lobiye inmeye karar veriyorum. İniyorum. Sanki bir havaalanındayım. O kadar cok insan var, herkes bi yerlere koşturuyor. Kimse beni görmüyor duymuyor. Uzaktan erkek arkadaşımı görüyorum. El sallıyorum, suratıma bakıp kafasını çeviriyor. Tanımıyor resmen beni. Sonra bu tip olaylar devam ediyor aslında saniye sürselerde bana saatler geliyor tabiki.
O kadar uyudum sadece bunu hatırlıyorum. Mal gibi uyandım zaten. Uyanınca aradım kendisini, tatlı sesini duyunca rahatladım. Rüyaymış ooh dedim. Nasıl etkisinde kaldıysam. Oda bana 'Şapsal' dedi. Gülüştük falan. Off yaa. Ben diğer rüyalarımı da hatırlamak istiyorum. Günün geriye kalan saatleri, bu duygularla geçmez çünkü.
Bilinçaltım çok ilginçtir aslında benim. Ama bazen böyle saldırıyor bana. Sadece rahatlamak için yazdım bunları. Hani bazen bir şarkının bir kısmı takılır ağzınıza, bütün gün onu söyler durursunuz, siniriniz bozulur bi yerden sonra. Bana öyle olduğu zaman, bi yere yazınca o sözleri, geçer mesela o durum. Şimdide aynısı olsun istedim.
Yaziim Didim
Mezuniyeti kutlama hayalleri olan arkadaşlarıma çok imreniyorum. Gerçekten imreniyorum. Ben o kafaya ulaşamadım.Ulaşamayacağım. Hem 6 senelik (hazırlık dahil 7) bir öğretim hayatının bitmesi bana pek kutlanası gelmiyor açıkcası. Hereye muhalefet olmaya çalışmıyorum. Gerçekten içimden gelmiyor. Zaten mezun yüzüğüm bile olmayacak. Onu da istemedim.
Son zamanlardaki yazılarım genelde saçmalık niteliğinde. Daha güncel ve sosyal olaylarla ilgili yazmam lazımmış. Öyle olunca baya etkileyeci ifade edebiliyormuşum kendimi. Topik öyle didi. İnandım. Fakat içim dışım ders çalışmak olunca bunu pek başaramıyorum.
Okuyacağım bir sürü kitap birikti. Onları okumaya başlayınca daha dişe dokunur şeyler yazacağımı düşünüyorum. İlham hesabı. Birde mezun olduktan sonra kafamda bir kitap yazma fikri var. Yaklaşık 5-6 aydır kafamda evirip çeviriyorum. Hatta başladım bile sayılır ama daha fazla ilerlemek istemiyorum. Çünkü kafamdaki kurgu, piskoloji hakkında bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Bir mezun olayım, piskoloji okumuş arkadaşlarımdan yardım isteyeceğim. Bunu gerçekleştirmeden ölürsem, gözüm arkada kalır. Ama yine de bir cesaretsizlik var içimde. Özgüvenimi, itinayla öldüren hocalarıma selam olsun.
Dün gece ablamın gelinliğini denedik Topikle, çok eğlendim. Anladımki, bir erkek, bir kadının gelinliklerle olan bağını asla anlayamaz. Onu üstüme geçirene kadar bende sadece bir elbise olarak görürdüm gelinlikleri. Öyle değilmiş. Değişik bi duygu. Üstümde o gelinlik varken, eve hırsız girip 'Hadi evlenelim' dese, hayatımın erkeğini buldum tribine girebilirdim. ( Ama eve giren hırsız neden Hadi evlenelim desin ki aslında?!?) Fotograflar çekip, yerine kaldırdık sonra gelinliği. Umarım ablam kızmaz. Ama bence ders çalışmamak için yaptığımız bu eylemi duyunca, bize sadece üzülecek. Nitekim kendisi, 20 yaşında çıkmaya başladığı sevgilisiyle 9 sene sonunda evlendi. Resmen doğru insanı genç yaşında bulmuş hatun. Darısı bizim başımıza. Ha darısı dedim ama ben evlilik fikrinden baya baya korkuyorum aslında. Uzaktan tanıdığım insanların evlendiğini duyunca yargılıyorum falan. Daha o kafaya ulaşamadım.
Annem 2 gündür ablamda kalıyor. Annemi özledim.
Yazasım gelmişti. Meeehhh. Şimdi gitti.
6 Mayıs 2011 Cuma
Sacmalak
-Yeni yıkanmış bulaşıklara çok sıcak oluyorlar die asla dokunmuorum. Bulaşık makinasının kapağını açık bırakıp unutuyorum. Bir iş gelecek başıma bir gün.
-Dişlerimi fırçalamadan, yüzüme krem süremiyorum. Sanki o krem işe yaramayacakmış gibi geliyor.
-Sabah biri beni uyandırdığında, katil olma seviyem x200 gibi bir durum söz konusu. Alarmla uyanınca daha insancıl oluyorum. Kendi kendime uyanınca en mutlu ben.
-Salak bi insan karşımdaysa, ondan daha salak davranıyorum. Asıl amacım, karşımdakiyle dalga geçmek olsa da, bunu anlamıyorlar tabiki. Olsun ben içimden çok eğleniyorum.
-5 tane bana hizmet eden insan olsa bile, yinede üşeneceğim bir şeyler olabilir. Tembellikle üşengeçlik aynı şey değil bu arada.
-Kusarken ağlıyorum. Evet gerçekten ağlıyorum.
-Sınavlardan çıktığımda genelde kötü kadınlar gibi HA HA HA die anırıyorum. Aslında gülmeye çalışıyorum. Yok yok aslında ağlamaya çalışıyorum. Ama olmuo. Garip tepkiler çıkıyor işte böyle ortaya.
-8 gün evden çıkmadığım olabiliyor. Bunalımdan dolayı falanda değil. Gayet mutlu mutlu takılıyorum evde.
-33 saat deliksiz uyuyabilmek gibi bir yeteneğe sahibim. Hatta bir sefer bu uyuma hali arada tuvalete kalkmak üzere 3 gün sürmüştü.
-Telefonumu evde unutursam çıplak gibi hissediyorum. Hatta Iphone'dan önceki hayatımı pek hatırlamıyorum. Nasıl nefes alıyordum bilmiyorum.
-Para vermeden spor yapamıorum. Ama aslında sokaklarda deli danalar gibi koşasım var. Ama yapamıyorum işte.
-Astımım var ama inatla sigara tüketimimim bunu etkilemediğini iddaa edebiliyorum. Ve buna gerçekten inanıyorum.
-30 yıldızlı otellerde bile duşa terliğim ve mayomla giriyorum. Bu böyle.
-Islak herhangi bir zemine çıplak ayak bastığım zaman midem bulanıo.
-Alkol tükettiğim zaman sarhoş olmasam bile, kusmadan uyuyamıorum. İlla kusmam lazım.
-Tespit insanı olduğum zaman, hiç komik değilim aslında.
-Hoplaya zıplaya lay lay lom ortalıklarda geziyor olsamda, her an içimdeki piskopatı ortaya çıkartabiliyorum.
-Bazı insanlar hakkaten çok salak. (Bu maddenin benimle bi alakası yok. Yazmak istedim sadece.)
-Korku filmlerinden, ne cins olursa olsun, ölümüne korkuyorum. Ama izlemeden de edemiyorum. Sonra uyuyamıorum. Günlerce manyak manyak şeyler düşünüyorum.
-Çok fazla şikayet ediyor, problemlerimden bahsediyormuş gibi gözüksemde, şahit olduklarınız buz dağının görünen tarafı bile değil. Aslında boş beleş konuşarak oyalıorum kendimi.
-Bunları neden yazdığımı bilmediğim halde yazmaya devam eden bir insanım. Bizde geri vites yok yeğen.
-Kompleksli insanlara tahammülüm yok. Gerçekten yok. Soykırım yapabilirim. O derece.
-Her hangi elektrikli bir aleti (buna sarj aletleri de dahil) fişte bıraktığım zaman, anında yangın çıkacağını ve her şeyimizi kaybedeceğimi düşünüyorum.
-Evdeyken, sanki camdan biri girecekmiş gibi gelir bana. Giriş katında oturuyor olmamla alakası yok. 5. katta otururkende, camdan biri beni izliyormuş gibi hissederdim.
-Küçükkken hayali bir arkadaşım vardı. İsmi Kuki. Kime söylesem, sanki ruh hastası bir çocukluk geçirmişim gibi bakıyor bana. Bunu anlamıorum. Bence hayali arkadaşı olmayan bebeler de bi sorun var. He köpekti bu arada bu Kuki. Sabah öğle akşam gezdirmeye cıkardık annemle. Otobüste minibüste oda otururdu yanımızda. Annem 3 kişi parası verirdi hep. Bu böyle. Sonra kendi kendine kayboldu. Sanırım onla konuşmaya üşenir olmuştum ve hastalanıp ölmüştü sanırım. Eski evimizin bahçesine gömmüştük annemle.
-En uzun yazdığım madde, hayali arkadaşımla ilgili. Kendimi nerelerden atsam bilemedim şu anda.
-Bazen biri benimle konuşsa bile, duymamazlığa gelebiliyorum. Tamamen hayvanlığımdan.
-Tanıdığım birini görünce, selam vermeye üşendiğim zamanlar oluyor. Görmemezliğe gelebiliyorum. Tamamen hayvanlığımdan.
-Ha geçen günde K.K'yı rüyamda gördüm. Ağlıyodu falan. Diğeri de rüyama giricek die çok korkuyorum.
-Bazen zevk olsun die uyku ilacı içebiliyorum. Tatilde falan. Hiç bir neden yokken alınca, kendimi çok asi hissediyorum.
-Sabahları kahvaltı etmek yerine 3-5 tane ilaç içiyorum. Belli bir doygunluk hissi veriyor. Sonra çok acıkıyorum ama.
-Bütün bunlara rağmen çok komik ve eğlenceli bi insan olduğumu düşünüyorum. Kendi kendime eğlenebiliyorum. Kendime şebeklik yapabiliyorum.
-Daha fazla madde yazmaya üşeniyorum. Öpcüks şimdilik.
5 Mayıs 2011 Perşembe
Özlem
Hani böyle saf olmak gibi, mutlu olmak gibi özlediğim bu his. Hiç bir şeyi takmayacak bir rahatlığı da barındırmakta içinde. Ve eğlenceli de aynı zamanda. Ve mis kokuyor. Evet gerçekten özlediğim bir duygunun kokusu var şu anda burnumda. Zihnimde hayal ediyorum, karşımda durmuş el sallıyor bana. Ve sonra ben yanına gidince puf diye kayboluyor. Bir his çünkü o, bir duygu. Soyut. Sadece içimdeki varlığı somut. Oysaki hep kişileri özleriz. Eski aşkları, arkadaşları falan özleriz. Oysaki ne çok şey var şu hayatta özlenebilecek. Somut bile değiller üstelik.
Bir arkadaşım facebook hesabını 3 sene sonunda tekrardan açmış, ve 2008de yazdığım bir duvar yazısını okudum. Sanırım onun yüzünden böyle oldum bir anda. 2008 geldi aklıma, ne kadarda umrumda değildi. Ama 2008 yılında ne yaşadığımı pek hatırlamıyorum aslında. Sahiden, nerelerdeydim 3 sene önce, kimin elini tutuyordum, kimlerle içiyor gülüyordum? Hangi sınava çalışmak uğruna arkadaşlarla toplanıp sonra her şeyi bırakıp gece sokağa atıyordum kendimi? Hangi kitabı okuyordum? Acaba hangi filmle ağlıyordum? Ya da nasıl uyanıyordum acaba sabahları, şimdiki gibi küfrederek mi? Ya da nasıl uyuyordum geceleri. Yastığa kafamı koyunca saatler boyu dönüp duruyor muydum şimdiki gibi? Nelerin dedikodusunu yapardık kim bilir? Kim kimi sırtından vurmuştu en son? Ve biz hangi kavgaları ayırıyorduk, hangi kavgaların içinde buluyorduk kendimizi? Nerelerde yatıp, nerelerde kalkıyordum? Ve o zamanlar tekila içebiliyordum sanırım. Bize b.k atanlar, ne pisliklere bulaşıyorlardı acaba? Hiç ayılıyor muydum? Ya da hiç sarhoş olmuş muydum?
Var mıydı uzaktan uzağa beni seven ve benim farkında olmadığım mesela. Kimi kırmıştım acaba? Kime terbiyesizlik yapmıştım? Hangi hatalarımdan ders alıyordum? Hangilerini tekrarlıyordum? Cin olmadan adam çarpmaya çalışıyor muydum? Kimler dalga geçiyordu benimle ve ben nasıl duyuyordum her şeyi? Sahi neydi bütün bu soruların cevapları?
Evet özlediğim bir kişi, olay, durum değil. Özlediğim tüm bu cevaplar. Özlediğim sadece bir his.
Saf, mutlu,rahat, dertsiz, tasasız, biraz çakal, biraz sarışın.
Sanırım özlediğim, içimde kalıntılarını hissettiğim bir kendim sadece.