2 Mart 2012 Cuma

İş sabahı

Şuanda şirkette bir iş sabahındayım. Mesai başladı aslında fakat nedense üstümde bir rahatlık var, öyle bir rahatlıkki yazı yazıyorum işte..

Artık eskisi gibi yazamamamın bana göre birden fazla nedeni olsa bile, sanırım en çok etkili olanı artık kitap okumaya zaman ayıramıyor oluşum. Hayalgücümü çalıştıran şeymiş kitap okumak. Kitap okumayınca pek fazla düşünmüyor insan, hayaller kurmuyor, kendi içine dönmüyormuş. Ya da sadece ben böyle hissediyorumdur kim bilir.

Bu aralar Immanuel Kant'ın Biyografisini okuyorum. İş Bankası Yayınları- Manfred Kuehn. Böyle filozofların biografilerini okumak zor aslında, bilmediğiniz bir sürü terimler çıkıyor, okuyorsunuz okuyorsunuz araştırıyorsunuz sonra bir şey oluyor "Anaaamm buu, bumuymuş?" diyorsunuz. Ama onu çözene kadar beyin çalışıyor, düşünüyor, aynı kelimeye farklı anlamlar yükleyip en mantıklısına ulaşmaya çalışıyor. Bunu benim gibi hayalperest bir insan yapınca tabi aklımın içindeki ortamda tam bir şölen havası.

En son "Pietizm"e takmıştım. Okudum okudum araştırdım, ingilizce yaptım bu araştırmaları daha çok. Ben daha çok böyle hem dinsel hem felsefi bir akım olarak düşünürken sonunda anladımki bildiğimiz "Protestanlık" anlamına geliyormuş. Gerçi hem dini hemde felsefi bir akım olarak sayılabilir bence.

Biyografi kısmına daha yeni geçmiş olmama rağmen, (giriş bölümü baya uzun ve anlaması, takip etmesi zorluydu), okuduğum ve düşündüğüm kadarıyla, zaten felsefe ve din hep iç içe. Bazen bazıları için dost bu iki kavram, bazıları için düşman. Ama yine de hep iç içe. Okullarda okutulan kitaplar hep dinlerin Kutsal Kitapları. Sanırım o zamanlarda pek fazla yazılı kaynak olmamasından dolayı, Kutsal Kitaplar ders kitabı gibi işleniyor ve yorumlanıyormuş.
Ülkemizde kuran kursları, imam hatipler falan var biliyorum ama ben hiç gitmedim, ama günümüzde ders kitabı gibi Kutsal Kitap okumak yorumlamak baya garip bir şey olsa gerek. Cebir dersleri falanda var fakat hep ağırlıklı eğitim bu Kutsal Kitaplar üstünden.

Mesela şuanda o zamanlarda yaşasaydım nasıl olurdu diye düşünmekteyim. Hayalgücüm bunu zorluyor şimdi. Belki kendimle ilgili bir şey keşfederim diye.

Kitap okumanın en çok bu kısmını seviyorum. Okuduğunuz kitap çok ciddi bile olsa, okurken zorlansanız bile, size yine de bir şeyler katabiliyor, sizi alıp bir yerlere götürebiliyor. Ve eninde sonunda o kitap bittiğinde, ilk okumaya başladığınız andan daha farklı bir insan oluyorsunuz.

Aman neyse, başlığıma bak yazdıklarıma bak şimdi. Ama değiştirmiyorum yinede başlığı, hoş görün nolur.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Nasıl Bir Toplumuz?

Geçen gün bir arkadaşımla aramda şu konuşma geçti;

-"Aydınlanma" ne demek oluyor yani şimdi?
* Basit bir cümleyle anlatmak gerekirse "İnsanın kendi aklını, başka birinin yol göstericiliğine ihtiyaç duymadan kullanabilme cesaretine ve yeteneğine sahip olma durumudur."
-İşe yarıyor mu bari?
*Türk toplumunda "HAYIR"

Evet ben bu HAYIR cevabını verdim ama o günden beri neden bu kadar kesin ve net HAYIR dediğimi düşünüyorum. Bu kadar mı vazgeçmişim içinde yaşadığım toplumdan? 
 HAYIR kadar net bir EVET gelsin.
Biraz açıklamaya çalışayım öyleyse, süslü kelimeler, felsefi terimler kullanmadan, biraz gayri resmi bir şekilde anlatmaya çalışayım size;

Bir kere nefret dolu bir toplumuz biz. Eğer ortada bir başarı, iyi ve gurur verici bir iş varsa ve bu kişinin kendisine ait değilse, alkışlamayı bilmez bizim toplumumuz. Konudan bağımsız olarak saçma sapan eksikliklere dikkat çeker, kendisi o işin 1/100'ünü başaramamış olsa bile bir anda uzman kesilir, kendisi adeta Nobel ödüllü bir kişilikmişçesine ortadaki başarıyı yermeye, karalamaya çalışır. İltifat kendisine edilmiyorsa eğer, bu kelimenin sözlük kavramından bile haberdar değildir. Bu tip durumlar sadece bir başarı anında da olmaz üstelik. Bizim toplumumuzda sizin sahip olmadıklarınıza eğer bir başkası sahipse, ona düşman olmak için yeterli sebebiniz bulunmaktadır. Toplumumuzdaki yanlışlar işte tamda bu noktadan başlıyor bence. 

26 senelik ömrümde bir sürü tartışma programı izledim, (babam saolsun) çeşitli tartışmalara katıldım ve şunu gördüm ki, bu toplumda karşındakinin fikrine saygı duymakla, onunla sidik yarışına girmek aynı kefeye koyuluyor. Hiç kimse karşısındakine saygı duymazken, sağlıklı ve çözüme giden tartışmaların ortaya çıkması pek mümkün olmuyor. "Tartışarak ne çözülmüş şimdiye kadar?" dediğinizi duyar gibiyim. Evet çözülmüyor. Burda çözülmüyor. Bizi problemleri çözmeye yaklaştıracak ortam bir türlü sağlanamıyor. Hatta bazı zamanlar aynı şeyi savunan insanlar bile kavgaya tutuşuyor, ve aynı şeyi savunduklarını bile anlamıyorlar. Bu arada hayatı boyunca Cin Ali kitaplarından başka kitap okumamış insanlar bile kendini / fikirlerini, herkesten / her farklı fikirden üstün görüyor. O her varlıktan üstün olduğu için, hiç bir insana / fikre saygı duymuyor. Karşısındaki "Ne diyor?", durup düşünmüyor. Çünkü o, en iyisini biliyor hep. 

Bizim insanlarımız, en iyi eğitime sahip olanlarımız bile aslında çok cahil. (He bunu diyerek kendim için "Ben çok entellektüelim" demiyorum. Benimde cahil olduğum konular var. Az ama var. Ehe mehe) 
Burda "Cehalet" kelimesinden kastım ise, okumamak, bilmemek, öğrenmemek değil. Yanlış olmasın. "Cehalet"ten kastım, düşünmemek.

Düşünmeyen insan bana göre cahil olan insan. Okuyarak, ezberleyerek, araştırarak kendinizi en bilgili insan olarak gösterebilirsiniz bizim toplumumuzda. Başkalarının fikirlerini beğenip, kendinizinmiş gibi benimseyebilirsiniz. Kimse farketmez kendi aklınızın ışığında konuşmadığınızı. Üstelik insanlar size saygı da duyar eğer yeteri kadar güç (para) sahibiyseniz, eh ağzınız da iş yapıyor sonuçta. Olur yani, aslında karanlığa batmışken, kendinizi "Aydın" olarak gösterebilirsiniz.

Hepimiz medya / sosyal medya'nın kölesi olmuş durumdayız. Bazen bir haberler çıkıyor, yer gök yıkılıyor. Biri ortaya bir laf atıyor "Şöyle, böyle olmuş" diye, hepimiz bir ağızdan başlıyoruz söylenmeye, lanetler okumaya. Orda bir cümle, bir yazı gördük ya birinin ağzından, işin aslını öğrenmeye bile gerek duymuyoruz. O adam/kadın yazdıysa öyle olmuştur, doğrudur. İşin aslını öğrenmeden kendi aklımızla olayları değerlendirmemiz ve aslında ne düşündüğümüzü çözmemiz pek mümkün olmuyor. Belki de olayın aslını öğrensek, o anda savunduğumuzun tam tersini savunacağız. Ama aklımız kendimize ait değil. Aklımıza biz sahip çıkmıyoruz, onu kullanmıyoruz. Acı olan şey ise farkında bile değiliz. Kendi aklına hükmedecek cesarete sahip olmayan bireylerin oluşturduğu bir toplum üyesiyiz her birimiz. Ve işte bu yüzden de, hep gerilemeye muhtacız bana göre.

Bu yazımda aç olan, açıkta olan, 3 kuruş paraya gece gündüz çalışıp çoçuklarının karnını doyurmak için hayat mücadelesi veren kesimden bahsetmedim bile. Bu bahsettiğim şeyler hani o çok elit, çok bilgili, entel-dantel takım var ya, heh işte tamda onlarda var.
Her gün izlediğimiz, dinlediğimiz insanlar, karşındakine saygı duymayı, dinlemeyi, başarıyı alkışlamayı, edebiyle tartışarak çözümlere ulaşabilmeyi, düşünebilmeyi, fikir yürütebilmeyi topluma aşılamadığı sürece de toplumun da bu profili malesef değişmiyor.

Dediğim o dur ki;
Bizim toplumumuzda okumakla adam olunmuyor.
Ve en nihayetinde düşünmeyen toplumlar çok daha kolay yönetiliyor.
 

Ne etmişim?

Hep yazmışım ben
Hiç çizememişim
Gerçek olan hikayelerin
Gerçek olmayan kahramanlarına
Kendimi benzetmişim.
Ben ne etmişim?
Benim olmayan fotoğraflarda yüzümü bulmuşum.
Ya da öyle sanmışım.
Yazmışımda sonra susmuşum.
Susarken bağırmışım birde.
Ben ne etmişim?
Saçlarımı uzatmak isterken 
Kısacık kestirmişim.
Kahverengiye boyatıpta sarışın kalmışım.
Yorganın altında kaybolmak isterken
Kendimi boğmuşum.
Ben ne etmişim?
Sen yanımdayken
Beni tanıdın sanmışımda 
Seninle konuşmuşum.
Sen nefes aldığımdan bi haberken
Seni rüyamda görmüşüm.
Sonradan yalnız uyanmışım.
Ben ne etmişim?

28 Şubat 2012 Salı

Ruhu Ele Veriyor

Kapana sıkışmış bir yanı
Ellerini de zincirlemişler
Kurtaramasın kendini maksat
Görünmez hapiste
Ruhu ele veriyor esaretini
Ve gözleri
Şikayet edebileceği bir altın kafesi yok üstelik
Özgür düşünceler sürülüyor teker teker bedeninden
Bu hisle karışıyor yüreği
Gülüyor sonra
Yorgun kahkahalar
Gözleri şakıyor bir şarkıyı
Kimse anlamıyor
Bakamıyor bile onlara
Bakınca canı acıyor
Bedeni sızlıyor hareket edince
Kendinde açtığı yaralar görünmüyor
Gözleri şakırken müziği tekrar tekrar
Ruhu ele veriyor esaretini


Çok severim!

20 Şubat 2012 Pazartesi

Eski Yazılarım

Eski yazılarıma daldım bu gece. Ne çok yazmışım ve ne çok yabancılaşmışım kendi yazdığım satırlara. Bazılarının başlıklarına bakınca, tam o yazıyı yazdığım ana döndüm, hissettiklerimi hatırladım. O satırlar akarken aklımdan geçenlerin sadece yanılsamalarını yazdığımı, 1 cümle aktarırken geri kalan 10 cümlede neler düşündüğümü hatırladım. Hissettim mi tekrardan o anları. Evet, ama sanki artık bir yabancı gibi. İkizler olmak böyle bir şey sanırım. En azından doğduğum güne suç atmak şu anda çok kolay.

Terkettiğim çocuklarıma tekrardan kucak açmış, kol kanat germiş gibi hissettim kendimi. Oysaki yazdığım hiç bir satırı görmek, okumak ve biri bana hatırlatsın istemediğimi düşünüyordum. Yine yeniden.. İkizler olmak..

Eski yazılarım ne kadar rağbet görür bilmiyorum. Kimse de o kadar okuyacak sabır ve istek olduğunu da düşünmüyorum ya artık.. Neyse.. Ben çocuklarımı bağışladım. Ama onlar beni bağışlar mı, ben tekrardan yazma isteği bulur muyum içimde bilmiyorum.

Günler çok kısa geçiyor artık, ve hayatlar yorgun. Bir şarkı sözünden ya da dizi repliğinden gelip beni bulan ilham artık pek uğramıyor ve ben günlük kıvamında yazılar yazmaktan pek hoşlanmıyorum. Öyle yazılar okumayı seviyorum aslında, hayatın küçük ayrıntılarını o kadar şirin güzel ve komik anlatan bloglar takip ediyorumki, gülümsetiyorlar beni. Küçük ayrıntılar.. Ama ne yazıkki ben asla o kadar komik ve ilginç aktaramıyorum.

İstiyorumki, aklıma yine kısa kısa hikayeler gelsin. içlerinde abartı olsun, hayalgücü olsun, biraz gerçeküstü şeyler de olsun. Ama olmuyor. Uzun zamandan beri sadece bir gün başlayıp, bir diğeri bitiyor. Uzun zamandır hiç bir fikir için heycanlanmıyorum. Belki de budur, bitmişimdir bu konuda. Tek iyi olduğumu düşündüğüm kendini aktarma ve kelimeleri kullanma konusunda belki de tükenmişimdir.

Neyse, günlük kıvamına döndü yine. Hoşlanmadım yazdıklarımdan da, kendimden de.  Zaten başlıktan da çok bağımsız ve alakasız oldu bu satırlar. Iyk!
Ok, kib, by!

10 Şubat 2012 Cuma

Sen hiç Öldün mü?

Sen hiç öldün mü daha önce?
Hiç yaşadın mı aşkı?
İlkinin son olacağına inanırcasına.
Sen hiç yürüdün mü nefes almadan?
Fethettin mi senden büyük sokakları tek başına?
Söyle sen hiç öldün mü?
Öldürüldün mü, öldürdün mü?
Sen hiç kaybettin mi?
Zaman dalga geçti mi duygularınla?
Avutuldun mu anlamsızca?
Avundun mu?
Sana hiç satırlar yazıldı mı sayfalarca,
Bin bir yalanla süslü?
İnandın mı onlara, inandırabildin mi kendini?
Kalbinin acısı geçsin diye
Hiç parçaladın mı bedenini?
Söyle bana, hiç susturdun mu çığlıklarını?
İlaç kullanmadan kaybettin mi şuurunu?
Kendinden çok sevdin mi birini?

Söylesene bana, sen hiç öldün mü daha önce?

9 Şubat 2012 Perşembe

NiNi'me Cevap

Benim tatlı ninim sorular sormuş arkadaşlarına. Mim olarak yapmamış ama çok mim yazasım geldi. Bu blogumdaki ilk mim bu olsun istedim. Çok güzel sormuş çünkü.. Onun affına sığınarak cevaplıyorum hepsini..

1. Geceler hep mi karanlık senin dünyanda?
    Karanlıkta güvenir misin tanımadıklarına?
    Elimde şamdan varsa geleyim mi yanına?
    O şamdanla seni yakar mıyım-aydınlatır mıyım acaba?


Geceler aydınlık bende ve ışıkta tanıdıklarıma bile güvenmem.
Karanlıkta kim yanımdaymış, ona bakarım.
Geleceksen gel ama fazla bekletme,
Hem boşver beni yakmayı
Biz senle bu Dünya'yı yakalım.

2. Yağmur hep ıslatır mı seni damlalarıyla?
     Hangimizin başına daha büyük su damlaları düşer acaba?
     Şemsiyemi açsam sence sığar mıyız altına?


Eğer ıslanmayacaksan ne anlamı var havluların, ne anlamı var ısınmaya çalışmanın.
Sen yine boşver şemsiyeyi,
Senle doya doya koşalım beraber yağmurlarda.
Öylesi daha farklı değil mi?
Daha özgür, daha gerçekçi, yaşadığımızı daha hisseder gibi değil mi?
Saklanmadan, gizlenmeden.
Olduğun gibi

3. Seni dünyaya bağlayan  şey yer çekimi mi?
    Rica etsem şimdi, benim için zıplar mısın?
    Zıplamadıysan nedenini kendine sorup bana da yansıtır mısın?
    Zıpladıysan nereye gittiğini bana anlatır mısın?


Değmedi hiç ayaklarım yere, düşüşlerim çok can acıttı.
Yine de zıpla dersen zıplarım..
Ama benimleysen ve beni tutacaksan.

4. İnsanları tanımanı sağlayan sadece yüzleri mi?
    Sokakta görsen beni tanır mısın?
    Karşılaşsak sence benden sana selam gelir mi?
    Sence ilk olarak dilimde, hakkındaki hangi kelime gizli?


Gözlerdir aslolan. Ve gözler gizli.
Önünde de olsa cismen, gözler hep gizli.
Bense, ben daha tanıyamıyorum insanları.
Hepsi bir o kadar sahte, hepsi bir o kadar ikiyüzlü..
Ama umudum var yinede insanoğlundan yana.
Dudağındaki kelimem "Umut" olsun o zaman.


Yine nini'min affına sığınarak, bence cevaplamak isteyenler kendilerine göre yazabilirler. Ama Nini'nin sizin söylediklerinizi duymasını istiyorsanız, onun postunun altına da yazabilirsiniz tabi

8 Şubat 2012 Çarşamba

Unutma

Sen miydin sevdiğim?
Ben kimdim senin yanında?
Nerelerde dağıtmıştım şu aklımı?
Hangi renge bürünmüştüm?
Aklımdan geçenleri bilseydin
Bürünmek ister miydin rengime?
Hangi yollardan yürürken kaybolmuştun ki sen?
Işığın olsaydım..
Ah olsaydım..
Söndürür müydün?
Bana geri dönüşlerin hiç gerçek oldu mu?
Bir çift göz müydü senin aklına düşen?
Bir çift el?
Gözlerini çok mu kamaştırdım yoksa?
Bakamadın bile belki de..
Oysa ki benim aklım hep kayıp..
Yüreğinin peşinde..
Yüreğin
Ah o yüreğin
Hep başka yalanlarda.
Unutma ben söneli çok oldu.
Rengimin üstüne katman katman
Boya çekeli çok oldu..
Unutma..
Hem senin kaybolduğun yollarda
Ben çoktan buldum aklımı
Ve yüreğimi..
Unutma olur mu?




1 Şubat 2012 Çarşamba

Kar Taneleri

Kar taneleri vardı aklımda. Yaşadığım yaz gününe düşsünler isterdim. Hayallerim vardı. Hayal kurmayı severdim.
Hayallerim yavaş yavaş sönerken gerçeklik o kadar tatlı olmuyor.
Mesela kar taneleri soğuk aslında. Islak. Sen mücadele ederken hayatı daha da zorlaştırıyorlar. Ama eriyecekler elbet. Kalmayacaklar buralarda fazla. Hayallerimizin inadına. Onlarda solacaklar.

Yaşadıkça kaybediyoruz kendimizden. Yaşadıkça soluyoruz. Ne kadar mutlu olursak olalım, o korkutucu gerçeklik hep yanımızda. Bir gün nasılsa solacak mutluluğumuz. Ve sonraki dönemde bitecek. Neler kaybediyoruz kim bilir daha başka?
Değer yargılarımız, düşüncelerimiz, hedeflerimiz, saygımız, sevgimiz. Hepsi soluyor.
Bundan bilmem kaç sene sonra ölüm döşeğinde yatarken, 1 sene daha fazla yaşamak için bizi biz yapan, eskiden uğruna ölebileceğimiz düşüncelerimizden bir çırpıda vazgeçmez miyiz? 
Vazgeçebiliriz.. Zorunda kalırsak her şeyi yaparız. 
Her şey zamanı gelince bir kar tanesi gibi kalıyor avucumuzda.
Ve kar taneleri de... eriyorlar.
Arkalarından iz bile bırakmadan..



30 Ocak 2012 Pazartesi

Anne Olduumm!!

Evet uzun bir aradan sonra tekrar yazıyorum. Umarım bu yazının sonunda beni mazur görürsünüz..

Ben yaklaşık 20 seneden beri bir kedi istiyordum ailemden. Ama küçükken alerjim vardı alınmadı bana kedi. (Aslında büyüyüncede devam etti ama piskolojik olarak kendimi nası sartladıysam daha alerji gibi bi durum sözkonusu değil) Kendimi bildim bileli kedi istedim, asla yılmadım. Önce babamı kendi tarafıma çektim. O daha sıcak bakmaya başladı bu işe yıllar içinde. Ama annemi asla kandırmayı başaramadık. Lakiinn geçen hafta öyle bir şey oldukiii...

Erkek arkadaşımın babası 2 hafta önce bir kedi almış eve. Aklına esmiş adamın van kırması tatlı mı tatlı bir yavrucak getirmiş eve. Fakat geçen günlerin sonunda erkek arkadasımın annesinde alerji çıkınca Pati'ye başka bir yuva bulmak şart olmuş. Oda beni aradı "Sana getiriyim mi?" diye. Annemden gizli babamla konuştum ve onayı aldım. 1 saat sonra ailemizin yeni üyesi kapıdan içeri girince annem söylendi öfledi pöfledi fakat kabul etmek zorunda kaldı. Akşamın o saatinde ve bu soğukta hayvanı dışarı atamazdık zira. Annem evde hayvan sevmemesine rağmen küçük piç anneme bile sevdirdi kendini. Şimdi eğer bir alerji durumu olsa bile annem ona başka bir yuva bulmayı kabul etmemekte. "Senden uzak tutarız ama biz bakarız." cümlesini kurdu bana bu gün.

Aileye kabulu bu şekilde gerçekleşti. Burası işin ilginç olmayan kısmı. İşin ilginç olan yani ise, benim resmen kendimi onun annesi gibi hissediyor oluşum. Cumartesi günü nedenini anlamadığımız bir şekilde paralize oldu kendisi. Hemen veterinere götürdük. Minicik bedenine 2 serum verildi. Daha üç gündür benle olmasına rağmen o veterinerde onun o halini görünce ne kadar ağladığımı ve korktuğumu anlatamam. Şimdi iyi hemen toparladı kendini ve hoplayıp zıplıyor. Biraz agresif herkesi tırmıklıyor ve ısırıyor. Çok yaramaz. Ama aramızda değişik bi bağ oluştu resmen bu 5 günde. Ben eve gelince sakinleşiyormuş. Öyle diyorlar annemle babam. Önce oyunlar oynuyoruz sonra yoruluyor tabi. Alıyorum koynuma saatlerce uyuyor koynumda. Ben hareket etmeye bile kıyamıorum belki rahatsız olur diye. Uyurken bazen rüya görüp uyanıyor bana bakıyor hemen. Hemen okşamaya başlıyorum ve yeniden uykuya dalıyor. Böyle bir duygu yok. Hayvan sevgisinin bu kadar kuvvetli olabilceğine inanmazdım gerçekten. Gerçekten çocuk doğurunca neler hissedicem, tahmin bile edemiyorum.
Eskiden odamdan çıkmayan ben artık odamda 2 dakika ondan uzak duramıyorum. Sigara bile içmiyorum eve girince. Bilgisayarı bile açmıyorum çoğu gün. Hep onlayım. Devamlı annemle babama bir şeyler tembih ediyorum. "Dikkatli olun, daha çok küçük" vs vs vs.

Şimdi ben tekrardan onun yanına dönüyorum ama once bir kaç fotografını koyuyorum buraya.
İşte benim Oğlum Pati;





22 Ocak 2012 Pazar

Sitem

Sitemim var blog camiasından yazdıklarımı en az 1 kere okumuş olan, ya da hakkaten yazdıklarımı her gün takip eden insanlara. (Eskiden) Çok anlamsız aslında. Ama zaten benim anlaşılmak gibi bir derdim yok.
Şimdi şöyleki önceleri bir blogum vardı benim bilenler bilir ya da artık kimse bilmez, blogspot yasağı geldiği zamanlarda ben çıldırıp bir domain name almıştım. Beni orda takip etmeye devam insanların azlığından şuanda bahsetmeyeceğim. Ya da belki bahsedebilirim. Şimdilik bilmiyorum. Ama değişen hayatımla her iki blogta da yazdıklarıma yabancılaştım. Yazmaktan vazgeçtim önce, fakat aklıma gelen hikayeler cümleler ruhuma ağır gelmeye, beni uykularımdan uyandırmaya başlayınca yeni, temiz, yeni hayatımla uyum sağlayacak bir blogum olsun istedim ve burayı açtım.
Şimdi sitemim başlamakta, nerdeyse 3-4 seneden beri okuduğum, twitterdan takip ettiğim, onları tanımıyor olsam bile belli bir samimiyetim olduğuna inandığım insanların 1 tıkla yeni blogumu ziyaret etmemiş oluşları...biraz sitemkar yaptı beni açıkcası. Elbet benim yazmaya ara vermiş olmamın da bunda etkisi vardır. ama tam bir trip havasındayım şu anda. Sevgilime de trip atamıyorum. Aramız iyi çünkü.
Adres değişikliklerinin bu kadar kayba yol açacağını düşünmezdim. Sonuçta yaşadığınız evi değiştirdiğinizde arkadaşlarınızı da değiştirmiyorsunuz gerçek hayatta. Tamam burası gerçek bi yer değil. Ama paylaşılanlar az biraz da olsa hiç gerçek değil miydi yani?
Benim için butun her şey gerçekti orası ayrı..
Bunları yazmama rağmen yine de sitem duygumu içimden atamadım, öyle ki, yazmaya alıştırdığım, blog dünyasıyla tanıştırdığım, hatta ve hatta takip ettiğim güzel blogları tek tek göstermiş olduğum nini'ye bile kızıyorum. Ama kızmam bişi değiştirmeyecek çünkü muhtemelen okumuyor burayı. 
Olsun, yazdıklarımla artık ilgilenmeyen blog arkadaşlarımın yazdıklarını ben hala okumaya devam ediyorum.
Sessiz sakin köşemdeyim. 

Bu yazımda kimse, benim kime neye sitem ettiğimi anlayamayacak, zaten okuyan belkiiiii 3-5 kişide üstüne alınmayacak. Olsun ben herkes için hep en iyisini diliyorum yinede.
Neyse artık uyumam lazım. 05:50de kalkacağım yarın.
C yaa..

18 Ocak 2012 Çarşamba

Yapma

Sorguluyorsun beni, sorgulama. Düşünme çok fazla. Hem biraz yargı da var gözlerinde. Yargılama. Beni kalıplara sokmaya çalışma, girmem. Giremem. Ben herkesi olduğu gibi kabul ettim. Kimseyi denemedim, kimseyi sınamadım. Kimseyi aklımdaki şekle sokmaya çalışmadım.
Somut değil bu satırlar, hatta bazen soyut bile olamıyorlar. Gerçeklik algın takılmasın bunlara. Aklımdan geçenleri hiç bir zaman tam olarak bilemeyeceksin. Hiç bir zaman tam olarak çözemeyeceksin beni. Ben tamda o asla çözülemeyenlerdenim. Benim farklılığım, senin talihlisizliğin. Farklılığım, yaşadığımı hatırlatıyor bana ama üzülme ben seni kendim olarak sevdim. Sadece kendimle geldim. Senden değişmeni istemedim.Olduğun gibi sevdim
Bir ben bu yazdığım ve sonra başka bir ben. Onun içinde bir başkası. Ve sonra hiçliğim.
Hiçliğimi de yazabiliyorum ben. Arada sırada yokolma duygusunu hissetmeye çalıştığımı biliyor musun sen?
Bilmiyorsun. Peki ya o aklıma gelen başı sonu belli olmayan hikayelerin altında ne kadar ezildiğimi? Hayır onları da bilmiyorsun.
Merak etme önemli değil benim için. Hiç bir zaman kafamın içinde kendi yarattığım benlikler dışında biri olsun istemedim zaten. İyiyim ben böyle. 
Neden her satırda bir gerçeklik arayışı? Söyler misin bana? Bazen gerçekliğimin yansıması bile değiller. "Yaz" diyorsun, "Yaz ama kendine yaz" Kendime bile fazla geldiğimi bilmiyor musun? Hem o kadar yorulmuşki ellerim kalem tutmuyorlar artık. Biten sayfaları çevirmekten yorulmuş parmaklarım. Ondan klavyenin bu sahte samimiyetine karşı sergilediğim dürüstlük.
Ondan olamaz mı bu paylaşma isteği? Paylaştıkça azalma..olamaz mı?
Hiç bir şey katmasına gerek yok bana bu satırların. Bundan para kazanmama gerek yok, yazar olmama gerek yok.
Sen "Anlamıorum" diyip çıkıyorsun ya işin içinden, hayatta her şey anlamaya dahil değilse mesela?




17 Ocak 2012 Salı

İş hayatı-Öğrencilik

Çalışmaya başlayalı 4 ay falan oldu sanırım. Hayatımda değişen bir çok şey var. Bir çok kaçırdığım şey var. Takip edemediğim şeyleri hep sonradan yarım yamalak yakalamak zorunda kalıyorum. Peki şikayetçi miyim? 
Pek değil açıkcası.
Şimdi neler değişti? Ne değişmedi ki aslında? (Yazar kişisi burda zaman kazanmaya çalışıyor..)
Öncelikli olarak daha ilk haftadan grip oluşum yüzüme çarpan kocaman bir tokat gibiydi. O hastalık 3 hafta falan sürdü çeşitli ağrılar ve sancılarla beraber. Öğrenciyken hasta olmak bir lüksmüş meğerse. Farkında değilmişiz. Kıymetini bilememişiz. Birde ilk haftaların etkisiyle, hasta olduğumu belli etmemek adına, bana en acı veren topuklu ayakkabılarım, yüzümde bi ton makyajla işe gitmeyi kendime misyon edindim. Hani çerçevem güzel olursa belki anlamazlar diyerekten. Çünkü "ilk haftadan hasta oldu" dedirtmem ben kendime. Ha bu arada saçlarımın her daim fönlü olduğunu da atlamayayım. Neyseki yavaş yavaş normale döndüm.
Uykumu düzene sokmak ise hala devam etmekte olan bir süreç sanırım. Hala tam olmadı. Ama artık az uykuyla ayakta kalmaya alıştı bünyem. Mesela gecen haftasonu, köpek gibi içtiğim bir gece üstüne sabah 8de uyandım uykumu almış olarak.(Haftaiçi 05:50 bu kız ayakta) Sonra utandımda uyumak için kendimi zorladım. 12 falan gibi kalktım sanırım. Garipsedim. Mesaim 17:00da bitmesine ve aslında bana oldukça zaman kalmasına rağmen, yaklaşık 2 saat trafikte geçtiğinden dolayı uzun bir süre boyunca akşam yemeğinden sonra (20:30-21:00) gibi uyuyarak kendimi düzene sokmaya çalıştım. Gerçi pek çalışmadım zaten bayılıyordum. 7 sene boyunca daha hala uyumamış olduğum saatte kalkıyor olmanın tarifi yok. 
Çalıştığınız zaman her şeyi ayrı ayrı dakikasına dakikasına programlamanız gerekmekte. Mesela eğer banyo yapacaksam o akşam yalan oldu bile. Zor çünkü. Tekrardan ilkokul zamanlarıma döndüm. Banyo akşamları sokakta oynamak yok, banyo akşamları arkadaşlarla buluşmak yok. Haftaiçi kendinize pek zaman ayıramıyorsunuz açıkcası. Haftasonları da haftaiçi halledemediğiniz işlerinizle, zaman ayıramadığınız arkadaş/sevgilinizle ilgilenmekten size pek bir zaman kalmıyor. Ama olsun.
Öğrenciyken kendini sosyal bi insan sanan ben, aslında o kadar sosyal bir insan olmadığımı farkettim. Artık kalmadı ama baya baya konuşmaya bile çekindiğim dönemler oldu iş yerinde. Biri bana bişi dediğinde kafamı önüme falan eğmişliğim vardır. Evet yaptım.
Çeşit çeşit insan var derdim eskiden. Hakkını tam olarak veremiyormuşum. Şimdilerde hakkaten hissederek söylüyorum bunu. Allahtan çalışma ortamı ve takım arkadaşları konusunda şanslıyım. Ama yine de çeşit çeşit insan var. Sizin masumca kurduğunuz bir cümleden ne kadar değişik anlamlar çıkabildiğine, kötü bir amaç olmasa bile nasıl yaftalandığınıza inanamazsınız. 
Öğrenciyken, okula lanet ettiğim  her an, çevremde çalışan herkes, "İş hayatına girince görücez biz seni, sen mutsuz olmaya çalışıyorsun. Öğrencilik candır." gibisinden insanlardan nefret etmemi sağlayacak cümlelerle karşılık verirlerdi bana. Açıkca söylüorum ki, bunların hepsi benim için halen yalan dolan. Biri karşıma geçip bana yine bunları söylese, çalışıyor olmanın verdiği özgüvenle saygı ve sevgi çerçevesini duvara fırlatarak ağzının payını veririm.
Dün işten eve dönmeye çalışmam tam bir kabustu mesela. O gazetelerde çıkan haberlerin hepsini ben bire bir canlı olarak yaşadım. Ama yine de öğrenci olup bu havada okula gitme deseler... istemezdim.
İkisininde zorlukları var kabul ediyorum. Ve saygı duyulcak insan her türlü zorlukla başa çıkabilcek güçte olmalı bana göre. Ama hiç bir şartta öğrenciliği, iş hayatına tercih etmezdim. Bir kere çalışıyorsun, iş yapıyorsun, işe yarıyorsun ve karşılığını alıyorsun. Belki istediğin kadar değil ama insanoğlu açtır, hiç doymaz, hep daha çok ister zaten. Böyle de bi gerçek var. Bırakın söylenmeyi o yüzden.
Benim çalışma hayatım ve öğrencilik hayatımla ilgili olarak yaşadığım en büyük değişim sanırım geceleri ağlamadan uyuyor olmam ve sabahları küfretmeyerek kalkıyor olmam. Tamam çok sevgi çiçeği olmuyorum sabahları. Ama en azından ana bacı saydırmıyorum hayata.
Kafamı toplayıp daha etkileyici yazamadım bu yazıyı, size tam hissiyatı veremedim biliyorum ama yazının ana fikri;
İş hayatını asla öğrenciliğe değişmeyecek olmam.
Umarım çalışan herkes benim kadar mutlu ve tatminkardır hayatında.
Olmayanlara ise tavsiyem, yarından tezi yok, kendileri için, mutlulukları için ve hayattan keyif almak için bir şeyler yapmalarıdır. Hayatınızdan memnun değilseniz, onu, sizin için sizden başka kimse değiştirmeyecek çünkü.
Ok kiss by!