11 Mart 2012 Pazar

Gökkusağım

Pembe bulutlarla cevriliyken etrafım
Buldum bir gökkuşağı
Ne bitişinde ne de başladığı noktada
Altın olmayan
Boyadim bir bir
Eksik renklerimi
Simler attım bir de üstüne

O boyarken kalbimi
Ben çoktan çıkartmıştım
Pembe çerçeveli gözlüklerimi
Büyümüştüm hesapta
Aşk yoktu hem
Aşık olmak yoktu
Der Nietzsche

Pembeliklerden el sallarken ben
Düşünürdü eğer yaşasaydı Nietzsche belki de
"Acaba bilseydi Salome böyle sevmeyi,
Hiç bu hiçlikte kaybolur muydum?"

Pembeden bulutlarım
Ve gökkuşağının renkleri var ruhumda
Onunla,
O benimle

8 Mart 2012 Perşembe

KONY


Yataklarınız sıcak mı dostlar? İşe gitmek çok mu zor geliyor? Ya da yorulunca taksiye mi biniyorsunuz? Daha başka ne şikayetleriniz var şu hayatta?

Kimsenin derdi kendine küçük değil. Evet, hepimizin derdi o kadar büyükki, kendimizden başkasının derdini dinlemeye bile tahammülümüz yok.
Yukardaki videoya bi zaman ayırıp izleyin o zaman.

Invisible Children*, bir fikirden ortaya çıkıyor. Tek bir adam, tek bir çocuğun hikayesini dinliyor. Ve Dünya'yı değiştirmek için her şeyini ortaya koyuyor.

O çocukların yatakları yok sığındıkları. 1 adam, Kony, 30.000 çocuğun kabusu oluyor. Tam 22 senedir. Durduran yok, hatta bu videoya kadar o adamın ismini duyan bile yok belkide ülkemizde. Ve o sadece bir adam. Daha nice ismi bilinmeyen caniler, katiller, soysuzlar var bu Dünya'da. Ve biz bilmiyoruz. Tam gözümüze sokulana kadar gündelik işlerden dert yanıyoruz. Bu kadar basitiz işte.

Yarım saatlik bir video evet, bizim yapabileceğimiz şey sadece izlemek, paylaşmak, üstüne yazılar yazmak. Ama bu çocukların kurtuluşu işte burdan umut buluyor. Başka bir adam, sesini duyuruyor. Ve ben bu gün en azından ne kadar sanslı olduğumu bir kere daha farkediyorum. Göz yaşlarım uzun zamandan beri hiç bu kadar anlamlı olmamıştı.

Her şeyde olduğu gibi, bu videonunda belli amaçlar ve çıkarlar uğruna ortaya çıkarıldığına dair söylemler var. Doğruda olabilir ki, muhtemelen doğrudur. Dünya düzeni çıkarlar üstüne kurulu sonuçta.Fakat bazı çıkarlar gözetilirken, eğer bir çocuk bile kurtulabiliyorsa, Uganda da neler olduğunu bilmeyen bir insan bunu öğreniyorsa, bence bu bile yeter. 

Kaldı ki, Ugandaya kadar gitmeye bile gerek yok. Bizim ülkemizde de, terör örgütleri aynı şekilde çalışıyor. Yani bence bu video yalnızca tek bir ülkeyle alakalı değil. Terör mağduru her ülkede işler böyle yürüyor. Yalan olabilir bu video, ben izlerken boşuna ağlamış olabilirim, gerekli araştırmayı yapmadan bu yazıyı da yazmış olabilirim fakat bu videonun (belki) yalan olması, Dünya üstünde böyle örgütlerin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kaçırılan, zorla ailelerini öldürmek zorunda kalan, kardeşlerinin boğazı kesilen çocuklar / insanlar gerçekten var.
Bu videoyu paylaşmak bu yazıyı yazmak hiç birşey değiştirmiyor evet. Sadece ben rahatlıyorum. Ama bu videonun ortaya çıkmasını gerçekleştiren adamın da yaptığı tek şey, olayı duyurmaktı. Yazmaktı, çizmekti, konuşmaktı. 

Benim şahsen yazmaktan ve bu videoyu paylaşmaktan başka yapabilecek bir şeyim yok şu anda.
Ama şurdan yola çıkarak yazdım bu yazıyı;

Bir fikir, bir adam, Dünya'yı değiştirebilir. Susanlar için sesini duyurabilir. Ve belki de bir hayatı bile kurtarabilir.

Yetmez mi?

* Görünmez Çocuklar

7 Mart 2012 Çarşamba

Gerçekten?

Beğendin mi gerçekten?
Senin kelimelerini sana söylemem mi, yoksa benim o kelimelerini sana söylemem miydi hoşuna giden?
Mutlu oldun mu?
Mutlu edebildim mi?
Neden sustun şimdi bir anda?
Neyse bende sustum. Olmadı bu yazı olmadı bu çocuk.
Ama bazen 2-3 cümleyle bile ne derinlikler anlatılıyor.
Sence de öyle değil mi gerçekten?

2 Mart 2012 Cuma

Kaçmak Vardı


Seninle kaçtığımı düşündüm demin. Kaybolmak istediğim, her şeyden darlandığım bir anda, bütün eşyalarımı geride bırakarak senle kaçtığımı düşündüm.

Arkadaşlarla masadayız, muhabbette. Rakı içmek istiyor o anda canım. Tek içerim ben rakıyı, ama durmam. Zorla durdurulmaya çalışıyorum. Kendim olamıyorum adeta. Kelimelerim mühürleniyor ağzımı her açtığımda. Boğazımdan aşağı inen sıcağa rağmen bir türlü rahatlayamıyorum. Koyveremiyorum kendimi. Kendimi ifade etmek için süslü püslü deri bir eldiven geçirmişim sağ elime. Sigara içiyorum o elimle. Sol elim boşta. Bol bir erkek pantalonu var altımda. Ve üstünde süslü püslü parıltılı simli bir t-shirt. Spor ayakkabılar. Çakışan tarzların uyumsuzluğunu taşımayı seviyorum üstümde. Bir tek öyle ifade edebiliyorum kendimi. Fakat o eldiven yüzünden yemediğim laf kalmıyor. İnatla çıkarmıyorum. Herkes herşeye müdahale ediyor. Gerildikçe geriliyorum, darlanmalar geliyor, kaçma isteği. 
Tam o anda kalkıyorum yerimden. Hava almaya. Amacım biraz yalnız kalmak, tek başıma da olsa kendime kendim olabilmek. Kapının önüne çıkıyorum. Çantasız gelmişim o gece, erkek pantalonum var ya herşeyi sıkıştırmışım ceplerime. Hava almaya çıkıyorum ama yakıyorum yine bir sigara. Sol elimi kendi belime sarıyorum. Sağ elimin dirseğini belime yaslıyorum. Sigara ağzıma yakın duruyor. Hiç bir duman kaçsın gitsin havaya karışsın istemiyorum. Kafamı kaldırmadan yerdeki taşlara bakarak sömürüyorum o sigarayı. Titriyorum hafiften. Soğuk değil hava, ben sinirden titriyorum. Tam o sırada sen geliyorsun, yüzün yok, sesin yok. "Üşüdün mü? diyorsun.
Sinirliyim ya, o sırada senden çıkarmaya çalışıyorum sinirimi. Sanki seni tanıyormuşum da hoşgörürsün diye düşünüyorum. Kafamı kaldırmadan "Hayır" diyorum. Aslında o sırada yanıma gelmesini beklediğim insan sensin de, ben farkında değilim sanki. Kafamı kaldırıp sana bakıyorum. Seni daha önce hiç görmemişim ama sanki gözlerinden bir tanıdıklık var. Sanki kimsenin anlayamadığı hislerimi okuyorsun gözlerimden. Kızmıyorsun sert sesime ama ben yinede özür diliyorum senden. Gülüyorsun. 
"Kaçmak ister misin benle, belliki gitmek istiyorsun?" diyorsun. O kaçma isteğini hissediyorsun gölgemde. Bir içeri bakıyorum, "Şu anda şurdan tanımadığım bir adamla gitsem, belki sapıktır tecavüz eder sonrada öldürür" diyorum.
"Ama belki de kendim olabilirim onun yanında" diyorum.
İkinci belki ağır basıyor. Her şeyi herkesi geri de bırakmayı göze alıyorum bir an için. 
Kafamı sallıyorum. İçeri son bir kez bakıyorum, yokluğum farkındalık yaşamayı haketmiyor. 
Elimi tutmuyor, fazla yaklaşmıyorsun bana. O anda nereye kimle gittiğimin bir önemi yok zaten.
Varlığın bile yetiyor. Varlığınla bile ben kendim oluyorum senin yanında.
Hiç bir yere ulaşmıyoruz seninle, bir yere varmıyoruz. Ben bir yere varmak istemiyorum zaten, bu yolculuk hep devam etsin, ben hep kendim kalayım, hiç bir maske takmayayım istiyorum.
Sonra bitiyor bu sahneler, aklımda bir hayal kalıyor.
Ve biliyor musun biz aslında seninle hiç karşılaşmadık, hiç konuşmadık, hiç tanışmadık ve hiç göz göze gelmedik.
Ama sanki kendim olabilirim senin yanında.


İş sabahı

Şuanda şirkette bir iş sabahındayım. Mesai başladı aslında fakat nedense üstümde bir rahatlık var, öyle bir rahatlıkki yazı yazıyorum işte..

Artık eskisi gibi yazamamamın bana göre birden fazla nedeni olsa bile, sanırım en çok etkili olanı artık kitap okumaya zaman ayıramıyor oluşum. Hayalgücümü çalıştıran şeymiş kitap okumak. Kitap okumayınca pek fazla düşünmüyor insan, hayaller kurmuyor, kendi içine dönmüyormuş. Ya da sadece ben böyle hissediyorumdur kim bilir.

Bu aralar Immanuel Kant'ın Biyografisini okuyorum. İş Bankası Yayınları- Manfred Kuehn. Böyle filozofların biografilerini okumak zor aslında, bilmediğiniz bir sürü terimler çıkıyor, okuyorsunuz okuyorsunuz araştırıyorsunuz sonra bir şey oluyor "Anaaamm buu, bumuymuş?" diyorsunuz. Ama onu çözene kadar beyin çalışıyor, düşünüyor, aynı kelimeye farklı anlamlar yükleyip en mantıklısına ulaşmaya çalışıyor. Bunu benim gibi hayalperest bir insan yapınca tabi aklımın içindeki ortamda tam bir şölen havası.

En son "Pietizm"e takmıştım. Okudum okudum araştırdım, ingilizce yaptım bu araştırmaları daha çok. Ben daha çok böyle hem dinsel hem felsefi bir akım olarak düşünürken sonunda anladımki bildiğimiz "Protestanlık" anlamına geliyormuş. Gerçi hem dini hemde felsefi bir akım olarak sayılabilir bence.

Biyografi kısmına daha yeni geçmiş olmama rağmen, (giriş bölümü baya uzun ve anlaması, takip etmesi zorluydu), okuduğum ve düşündüğüm kadarıyla, zaten felsefe ve din hep iç içe. Bazen bazıları için dost bu iki kavram, bazıları için düşman. Ama yine de hep iç içe. Okullarda okutulan kitaplar hep dinlerin Kutsal Kitapları. Sanırım o zamanlarda pek fazla yazılı kaynak olmamasından dolayı, Kutsal Kitaplar ders kitabı gibi işleniyor ve yorumlanıyormuş.
Ülkemizde kuran kursları, imam hatipler falan var biliyorum ama ben hiç gitmedim, ama günümüzde ders kitabı gibi Kutsal Kitap okumak yorumlamak baya garip bir şey olsa gerek. Cebir dersleri falanda var fakat hep ağırlıklı eğitim bu Kutsal Kitaplar üstünden.

Mesela şuanda o zamanlarda yaşasaydım nasıl olurdu diye düşünmekteyim. Hayalgücüm bunu zorluyor şimdi. Belki kendimle ilgili bir şey keşfederim diye.

Kitap okumanın en çok bu kısmını seviyorum. Okuduğunuz kitap çok ciddi bile olsa, okurken zorlansanız bile, size yine de bir şeyler katabiliyor, sizi alıp bir yerlere götürebiliyor. Ve eninde sonunda o kitap bittiğinde, ilk okumaya başladığınız andan daha farklı bir insan oluyorsunuz.

Aman neyse, başlığıma bak yazdıklarıma bak şimdi. Ama değiştirmiyorum yinede başlığı, hoş görün nolur.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Nasıl Bir Toplumuz?

Geçen gün bir arkadaşımla aramda şu konuşma geçti;

-"Aydınlanma" ne demek oluyor yani şimdi?
* Basit bir cümleyle anlatmak gerekirse "İnsanın kendi aklını, başka birinin yol göstericiliğine ihtiyaç duymadan kullanabilme cesaretine ve yeteneğine sahip olma durumudur."
-İşe yarıyor mu bari?
*Türk toplumunda "HAYIR"

Evet ben bu HAYIR cevabını verdim ama o günden beri neden bu kadar kesin ve net HAYIR dediğimi düşünüyorum. Bu kadar mı vazgeçmişim içinde yaşadığım toplumdan? 
 HAYIR kadar net bir EVET gelsin.
Biraz açıklamaya çalışayım öyleyse, süslü kelimeler, felsefi terimler kullanmadan, biraz gayri resmi bir şekilde anlatmaya çalışayım size;

Bir kere nefret dolu bir toplumuz biz. Eğer ortada bir başarı, iyi ve gurur verici bir iş varsa ve bu kişinin kendisine ait değilse, alkışlamayı bilmez bizim toplumumuz. Konudan bağımsız olarak saçma sapan eksikliklere dikkat çeker, kendisi o işin 1/100'ünü başaramamış olsa bile bir anda uzman kesilir, kendisi adeta Nobel ödüllü bir kişilikmişçesine ortadaki başarıyı yermeye, karalamaya çalışır. İltifat kendisine edilmiyorsa eğer, bu kelimenin sözlük kavramından bile haberdar değildir. Bu tip durumlar sadece bir başarı anında da olmaz üstelik. Bizim toplumumuzda sizin sahip olmadıklarınıza eğer bir başkası sahipse, ona düşman olmak için yeterli sebebiniz bulunmaktadır. Toplumumuzdaki yanlışlar işte tamda bu noktadan başlıyor bence. 

26 senelik ömrümde bir sürü tartışma programı izledim, (babam saolsun) çeşitli tartışmalara katıldım ve şunu gördüm ki, bu toplumda karşındakinin fikrine saygı duymakla, onunla sidik yarışına girmek aynı kefeye koyuluyor. Hiç kimse karşısındakine saygı duymazken, sağlıklı ve çözüme giden tartışmaların ortaya çıkması pek mümkün olmuyor. "Tartışarak ne çözülmüş şimdiye kadar?" dediğinizi duyar gibiyim. Evet çözülmüyor. Burda çözülmüyor. Bizi problemleri çözmeye yaklaştıracak ortam bir türlü sağlanamıyor. Hatta bazı zamanlar aynı şeyi savunan insanlar bile kavgaya tutuşuyor, ve aynı şeyi savunduklarını bile anlamıyorlar. Bu arada hayatı boyunca Cin Ali kitaplarından başka kitap okumamış insanlar bile kendini / fikirlerini, herkesten / her farklı fikirden üstün görüyor. O her varlıktan üstün olduğu için, hiç bir insana / fikre saygı duymuyor. Karşısındaki "Ne diyor?", durup düşünmüyor. Çünkü o, en iyisini biliyor hep. 

Bizim insanlarımız, en iyi eğitime sahip olanlarımız bile aslında çok cahil. (He bunu diyerek kendim için "Ben çok entellektüelim" demiyorum. Benimde cahil olduğum konular var. Az ama var. Ehe mehe) 
Burda "Cehalet" kelimesinden kastım ise, okumamak, bilmemek, öğrenmemek değil. Yanlış olmasın. "Cehalet"ten kastım, düşünmemek.

Düşünmeyen insan bana göre cahil olan insan. Okuyarak, ezberleyerek, araştırarak kendinizi en bilgili insan olarak gösterebilirsiniz bizim toplumumuzda. Başkalarının fikirlerini beğenip, kendinizinmiş gibi benimseyebilirsiniz. Kimse farketmez kendi aklınızın ışığında konuşmadığınızı. Üstelik insanlar size saygı da duyar eğer yeteri kadar güç (para) sahibiyseniz, eh ağzınız da iş yapıyor sonuçta. Olur yani, aslında karanlığa batmışken, kendinizi "Aydın" olarak gösterebilirsiniz.

Hepimiz medya / sosyal medya'nın kölesi olmuş durumdayız. Bazen bir haberler çıkıyor, yer gök yıkılıyor. Biri ortaya bir laf atıyor "Şöyle, böyle olmuş" diye, hepimiz bir ağızdan başlıyoruz söylenmeye, lanetler okumaya. Orda bir cümle, bir yazı gördük ya birinin ağzından, işin aslını öğrenmeye bile gerek duymuyoruz. O adam/kadın yazdıysa öyle olmuştur, doğrudur. İşin aslını öğrenmeden kendi aklımızla olayları değerlendirmemiz ve aslında ne düşündüğümüzü çözmemiz pek mümkün olmuyor. Belki de olayın aslını öğrensek, o anda savunduğumuzun tam tersini savunacağız. Ama aklımız kendimize ait değil. Aklımıza biz sahip çıkmıyoruz, onu kullanmıyoruz. Acı olan şey ise farkında bile değiliz. Kendi aklına hükmedecek cesarete sahip olmayan bireylerin oluşturduğu bir toplum üyesiyiz her birimiz. Ve işte bu yüzden de, hep gerilemeye muhtacız bana göre.

Bu yazımda aç olan, açıkta olan, 3 kuruş paraya gece gündüz çalışıp çoçuklarının karnını doyurmak için hayat mücadelesi veren kesimden bahsetmedim bile. Bu bahsettiğim şeyler hani o çok elit, çok bilgili, entel-dantel takım var ya, heh işte tamda onlarda var.
Her gün izlediğimiz, dinlediğimiz insanlar, karşındakine saygı duymayı, dinlemeyi, başarıyı alkışlamayı, edebiyle tartışarak çözümlere ulaşabilmeyi, düşünebilmeyi, fikir yürütebilmeyi topluma aşılamadığı sürece de toplumun da bu profili malesef değişmiyor.

Dediğim o dur ki;
Bizim toplumumuzda okumakla adam olunmuyor.
Ve en nihayetinde düşünmeyen toplumlar çok daha kolay yönetiliyor.
 

Ne etmişim?

Hep yazmışım ben
Hiç çizememişim
Gerçek olan hikayelerin
Gerçek olmayan kahramanlarına
Kendimi benzetmişim.
Ben ne etmişim?
Benim olmayan fotoğraflarda yüzümü bulmuşum.
Ya da öyle sanmışım.
Yazmışımda sonra susmuşum.
Susarken bağırmışım birde.
Ben ne etmişim?
Saçlarımı uzatmak isterken 
Kısacık kestirmişim.
Kahverengiye boyatıpta sarışın kalmışım.
Yorganın altında kaybolmak isterken
Kendimi boğmuşum.
Ben ne etmişim?
Sen yanımdayken
Beni tanıdın sanmışımda 
Seninle konuşmuşum.
Sen nefes aldığımdan bi haberken
Seni rüyamda görmüşüm.
Sonradan yalnız uyanmışım.
Ben ne etmişim?

28 Şubat 2012 Salı

Ruhu Ele Veriyor

Kapana sıkışmış bir yanı
Ellerini de zincirlemişler
Kurtaramasın kendini maksat
Görünmez hapiste
Ruhu ele veriyor esaretini
Ve gözleri
Şikayet edebileceği bir altın kafesi yok üstelik
Özgür düşünceler sürülüyor teker teker bedeninden
Bu hisle karışıyor yüreği
Gülüyor sonra
Yorgun kahkahalar
Gözleri şakıyor bir şarkıyı
Kimse anlamıyor
Bakamıyor bile onlara
Bakınca canı acıyor
Bedeni sızlıyor hareket edince
Kendinde açtığı yaralar görünmüyor
Gözleri şakırken müziği tekrar tekrar
Ruhu ele veriyor esaretini


Çok severim!

20 Şubat 2012 Pazartesi

Eski Yazılarım

Eski yazılarıma daldım bu gece. Ne çok yazmışım ve ne çok yabancılaşmışım kendi yazdığım satırlara. Bazılarının başlıklarına bakınca, tam o yazıyı yazdığım ana döndüm, hissettiklerimi hatırladım. O satırlar akarken aklımdan geçenlerin sadece yanılsamalarını yazdığımı, 1 cümle aktarırken geri kalan 10 cümlede neler düşündüğümü hatırladım. Hissettim mi tekrardan o anları. Evet, ama sanki artık bir yabancı gibi. İkizler olmak böyle bir şey sanırım. En azından doğduğum güne suç atmak şu anda çok kolay.

Terkettiğim çocuklarıma tekrardan kucak açmış, kol kanat germiş gibi hissettim kendimi. Oysaki yazdığım hiç bir satırı görmek, okumak ve biri bana hatırlatsın istemediğimi düşünüyordum. Yine yeniden.. İkizler olmak..

Eski yazılarım ne kadar rağbet görür bilmiyorum. Kimse de o kadar okuyacak sabır ve istek olduğunu da düşünmüyorum ya artık.. Neyse.. Ben çocuklarımı bağışladım. Ama onlar beni bağışlar mı, ben tekrardan yazma isteği bulur muyum içimde bilmiyorum.

Günler çok kısa geçiyor artık, ve hayatlar yorgun. Bir şarkı sözünden ya da dizi repliğinden gelip beni bulan ilham artık pek uğramıyor ve ben günlük kıvamında yazılar yazmaktan pek hoşlanmıyorum. Öyle yazılar okumayı seviyorum aslında, hayatın küçük ayrıntılarını o kadar şirin güzel ve komik anlatan bloglar takip ediyorumki, gülümsetiyorlar beni. Küçük ayrıntılar.. Ama ne yazıkki ben asla o kadar komik ve ilginç aktaramıyorum.

İstiyorumki, aklıma yine kısa kısa hikayeler gelsin. içlerinde abartı olsun, hayalgücü olsun, biraz gerçeküstü şeyler de olsun. Ama olmuyor. Uzun zamandan beri sadece bir gün başlayıp, bir diğeri bitiyor. Uzun zamandır hiç bir fikir için heycanlanmıyorum. Belki de budur, bitmişimdir bu konuda. Tek iyi olduğumu düşündüğüm kendini aktarma ve kelimeleri kullanma konusunda belki de tükenmişimdir.

Neyse, günlük kıvamına döndü yine. Hoşlanmadım yazdıklarımdan da, kendimden de.  Zaten başlıktan da çok bağımsız ve alakasız oldu bu satırlar. Iyk!
Ok, kib, by!

10 Şubat 2012 Cuma

Sen hiç Öldün mü?

Sen hiç öldün mü daha önce?
Hiç yaşadın mı aşkı?
İlkinin son olacağına inanırcasına.
Sen hiç yürüdün mü nefes almadan?
Fethettin mi senden büyük sokakları tek başına?
Söyle sen hiç öldün mü?
Öldürüldün mü, öldürdün mü?
Sen hiç kaybettin mi?
Zaman dalga geçti mi duygularınla?
Avutuldun mu anlamsızca?
Avundun mu?
Sana hiç satırlar yazıldı mı sayfalarca,
Bin bir yalanla süslü?
İnandın mı onlara, inandırabildin mi kendini?
Kalbinin acısı geçsin diye
Hiç parçaladın mı bedenini?
Söyle bana, hiç susturdun mu çığlıklarını?
İlaç kullanmadan kaybettin mi şuurunu?
Kendinden çok sevdin mi birini?

Söylesene bana, sen hiç öldün mü daha önce?

9 Şubat 2012 Perşembe

NiNi'me Cevap

Benim tatlı ninim sorular sormuş arkadaşlarına. Mim olarak yapmamış ama çok mim yazasım geldi. Bu blogumdaki ilk mim bu olsun istedim. Çok güzel sormuş çünkü.. Onun affına sığınarak cevaplıyorum hepsini..

1. Geceler hep mi karanlık senin dünyanda?
    Karanlıkta güvenir misin tanımadıklarına?
    Elimde şamdan varsa geleyim mi yanına?
    O şamdanla seni yakar mıyım-aydınlatır mıyım acaba?


Geceler aydınlık bende ve ışıkta tanıdıklarıma bile güvenmem.
Karanlıkta kim yanımdaymış, ona bakarım.
Geleceksen gel ama fazla bekletme,
Hem boşver beni yakmayı
Biz senle bu Dünya'yı yakalım.

2. Yağmur hep ıslatır mı seni damlalarıyla?
     Hangimizin başına daha büyük su damlaları düşer acaba?
     Şemsiyemi açsam sence sığar mıyız altına?


Eğer ıslanmayacaksan ne anlamı var havluların, ne anlamı var ısınmaya çalışmanın.
Sen yine boşver şemsiyeyi,
Senle doya doya koşalım beraber yağmurlarda.
Öylesi daha farklı değil mi?
Daha özgür, daha gerçekçi, yaşadığımızı daha hisseder gibi değil mi?
Saklanmadan, gizlenmeden.
Olduğun gibi

3. Seni dünyaya bağlayan  şey yer çekimi mi?
    Rica etsem şimdi, benim için zıplar mısın?
    Zıplamadıysan nedenini kendine sorup bana da yansıtır mısın?
    Zıpladıysan nereye gittiğini bana anlatır mısın?


Değmedi hiç ayaklarım yere, düşüşlerim çok can acıttı.
Yine de zıpla dersen zıplarım..
Ama benimleysen ve beni tutacaksan.

4. İnsanları tanımanı sağlayan sadece yüzleri mi?
    Sokakta görsen beni tanır mısın?
    Karşılaşsak sence benden sana selam gelir mi?
    Sence ilk olarak dilimde, hakkındaki hangi kelime gizli?


Gözlerdir aslolan. Ve gözler gizli.
Önünde de olsa cismen, gözler hep gizli.
Bense, ben daha tanıyamıyorum insanları.
Hepsi bir o kadar sahte, hepsi bir o kadar ikiyüzlü..
Ama umudum var yinede insanoğlundan yana.
Dudağındaki kelimem "Umut" olsun o zaman.


Yine nini'min affına sığınarak, bence cevaplamak isteyenler kendilerine göre yazabilirler. Ama Nini'nin sizin söylediklerinizi duymasını istiyorsanız, onun postunun altına da yazabilirsiniz tabi

8 Şubat 2012 Çarşamba

Unutma

Sen miydin sevdiğim?
Ben kimdim senin yanında?
Nerelerde dağıtmıştım şu aklımı?
Hangi renge bürünmüştüm?
Aklımdan geçenleri bilseydin
Bürünmek ister miydin rengime?
Hangi yollardan yürürken kaybolmuştun ki sen?
Işığın olsaydım..
Ah olsaydım..
Söndürür müydün?
Bana geri dönüşlerin hiç gerçek oldu mu?
Bir çift göz müydü senin aklına düşen?
Bir çift el?
Gözlerini çok mu kamaştırdım yoksa?
Bakamadın bile belki de..
Oysa ki benim aklım hep kayıp..
Yüreğinin peşinde..
Yüreğin
Ah o yüreğin
Hep başka yalanlarda.
Unutma ben söneli çok oldu.
Rengimin üstüne katman katman
Boya çekeli çok oldu..
Unutma..
Hem senin kaybolduğun yollarda
Ben çoktan buldum aklımı
Ve yüreğimi..
Unutma olur mu?




1 Şubat 2012 Çarşamba

Kar Taneleri

Kar taneleri vardı aklımda. Yaşadığım yaz gününe düşsünler isterdim. Hayallerim vardı. Hayal kurmayı severdim.
Hayallerim yavaş yavaş sönerken gerçeklik o kadar tatlı olmuyor.
Mesela kar taneleri soğuk aslında. Islak. Sen mücadele ederken hayatı daha da zorlaştırıyorlar. Ama eriyecekler elbet. Kalmayacaklar buralarda fazla. Hayallerimizin inadına. Onlarda solacaklar.

Yaşadıkça kaybediyoruz kendimizden. Yaşadıkça soluyoruz. Ne kadar mutlu olursak olalım, o korkutucu gerçeklik hep yanımızda. Bir gün nasılsa solacak mutluluğumuz. Ve sonraki dönemde bitecek. Neler kaybediyoruz kim bilir daha başka?
Değer yargılarımız, düşüncelerimiz, hedeflerimiz, saygımız, sevgimiz. Hepsi soluyor.
Bundan bilmem kaç sene sonra ölüm döşeğinde yatarken, 1 sene daha fazla yaşamak için bizi biz yapan, eskiden uğruna ölebileceğimiz düşüncelerimizden bir çırpıda vazgeçmez miyiz? 
Vazgeçebiliriz.. Zorunda kalırsak her şeyi yaparız. 
Her şey zamanı gelince bir kar tanesi gibi kalıyor avucumuzda.
Ve kar taneleri de... eriyorlar.
Arkalarından iz bile bırakmadan..