16 Ocak 2012 Pazartesi

Optimist

Şirkette işsiz kaldığım nadir zamanların birini yaşamaktayken aklıma takılanları yazabileceğimi fark ettim. Sabah sabah kalktım tivit okuyup ayılayım modundayken, sevgili Twitter ahalisinin birbirine yapmış olduğu, defalarca tekrarlanan aynı şekilde yazılmış iyi dilekleri ve Gunaydınları okurken içim bayıldı. 
Bu kadarı.... samimiyetsiz sadece.

Hayatta hiç bir şey kalıcı olmadığına göre, bir insan devamlı mutlu, iyi niyetli, sempatik olamaz. Olmaya çalışıyorsa işte orda bi sıkıntı var. Gerçek değil o kadar Pollyanna olmak, gerçek değil o kadar optimist olmak.
Hayat sadece iyilikten ve aydınlıktan oluşmuyor. Karanlıkta bu hayata dahil, kötülükte. Nitekim aslında tanımadığımız insanlara sabahın 7.00'sinde sanki bizim için en değerli varlıklarmış gibi "Hayatınızda geçirdiğiniz en güzel hafta olsun heyüüüüüüüü hooobareeeyyy günaydın" mesajları atmanın gerçekten saçma olduğunu düşünüyorum. Gerçek değil çünkü. Yalan dolan. Sabahın 7sinde tivitterdaki takipçilerini düşünecek kadar mutlu olamaz hiç bir insan. Hele bu soğukta.

Şimdi bana kızacak bir sürü insan, "Ne kötülük var bunda?" diyecekler, ama şuanda yalandan hareketlerin çirkinliğinden bahsetmeyeceğim maalesef. Ya bi bırakın kendinizi, bi salın. Diyin ki; "hay s.cıcam bu saatte kalkmanın içine." Bir devamlı iyi olmayın, arada gerçek duygularınızdan bahsedin. İçinizdeki olumsuzlukları dışarı aktardığınızda aslında daha hoş bir mutluluk yaşayacaksınız.

Bu kadar optimist olmaya çalışmayı 2 sebebe bağlıyorum ben;
1) Sanal alemde bile herkes beni sevsin, benle dost olsun
2) Güzel şeyler duymaya ihtiyacım var, bunu bana birilerinin söylemesi için önce benim onlara söylemem lazım.

Bu iki sebep bana şu anda çok çirkin gelmekte. 

Hayatta her şey iki türlü, bir gün mutluysan o kahkahalar da bitiyor. Diğer gün darlanıyorsan, mutsuzsan, korkma o da geçecek. Hiç bir duygu ölene kadar kalmayacak bizimle. Yeter ki, dürüst olalım o duygularımızla ilgili. Yeterki şu salak "İyi şeyler düşün iyi olsun" oyununu oynamayalım. Bazen insan iyi şeyler düşünemeyecek, dileyemeyecek kadar kötü olabilir. Bu normal bir şey. Pesimist olmazsınız hissettiklerinizle ilgili doğru / dürüst konuşunca. O gün biraz olumsuzsunuz diye kimse nefret etmez sizden.

Bilin istedim bunları. Yoksa ben bu gün mutluyum aslında. Ama yarın uyandığımda hepinize küfredebilirim. İnsanım çünkü ben. Kendimi olumlu olmaya kitlemiş bir robot değilim. İyi yanlarımı kabul ettiğim gibi kötü yanlarımı da kabul ediyorum.
İyi günlere hürmetle şükrettiğim gibi kötü günlere de şükrediyorum küfrederek. 
Çünkü en önemlisi iyi / kötü nefes alıyorum. Yaşıyorum. Yaşarken kendimi olduğu gibi kabul ediyorum. Çünkü ben kendimi olduğum gibi kabul etmezsem, kimse etmez.
Bırakın bu yalandan iyiliği şimdi.

Hadi bakalım..


14 Ocak 2012 Cumartesi

Gece oldu

Gece oldu evet. Normal insanlar için. Ben işten çıktığımda aydınlıktı hava. İçimde gecenin karası vardı. Yolculuğum bitmesin istedim. Sanki düşüncelerim bitecekmiş gibiydi yolun sonunda.
Dikkatimi dağıtırken ışık dolar gibiydi. Yalnız kalınca yine hallenmeler. İçten dışa doğru akan sıkıntı.
Yolumu buldum merak etme. Hakkıyla değil ama. Yine hileyle. Bu yolda her şey mübah. Olmalı en azından.
Sonra gelen mutluluk ve rahatlama. Sen bu kadar değişken olmak nedir bilir misin? Bir saniye önce ağlarken bir saniye sonra içinden kahkahalar yükselmesini.
Ben bilirim.
Ve yorulurum bazen. Değişkenliğimden. Bu kararlı gel-gitlerimden.
Çoğu kez yine sorunlarımı zaman çözüyor. Zamanla ufalıyor her şey. Sanki bir elinde eski çağlardan kalma bir kılıç, parçalıyor göz yaşlarının sebebini. Çok mistik oluyorum o zamanlarda.
Neydi, ne oldu? Sona mı yaklaştım yoksa? Başardım mı? Kendime göre asla başarılı olmayacağım. Hırslarım kendimi tüketmeye programlamış beni. Evet programlamış. Bir kelimeden bu kadar mı nefret edebilir bir insan? Ziyani yok, az sonra unuturum nefretimi.
Geceydi gündüzdü. Ne farkeder? Ben kendi saatime göre yaşıyorum. İçimde geceyse, imkanı yok o gözler açık kalmıyor. Ben bu gün öğle aramı uykuya verdim mesela. Ne rahattı o uyku. Açlığım bile sustu, düşüncelerimi susturmayı başarınca.
Hava karanlık, içimdeyse bir çoşku. Evet bu sefer gerçekten çok yaklaştım. Asla geçemeyeceğini düşündüğün bir boşluğa fake atmak gibi bir şey bu.
Neyse şimdilik bu kadar.
Hem gece oldu artık. Normal insanlar için.
Ben şimdilik bu saatte hala uyumamış olarak çok isyankarım. 5buçuk saat sonra kalkacağım. İçimdeki gün, ne başlamış ne de bitmiş olacak.
Bilir misin sen o duyguyu?

13 Ocak 2012 Cuma

Gerçeksiz

Aşık olurdum ben sana
Tanımadan.
Hayatına dalardım
Neler yaşadığını bilmeden
Düşünmeden.
Dizelerinde can bulurdum
Sesin benim için titrerdi belki de.
Cebimdeki 3 kuruşla en zengin
Hem belki birazda anarşist.
Şizofren.
Öyle ki,
Sen kahkaha atarken,
Ben gözyaşlarını silerdim.
Birini kendime saklardım.
Ama sen bana aşık olsan,
Yazamazdın beni.
Söyleyemezdin şarkımı.
Kimseler duymasın, bilmesin.
Ölürdün belki benim için.
Ve ben içerdim.
Hiç maskelenmemek nedir bilir misin sen?
Olduğun gibi sevilmek?
Çıplak.
Deli.
Öyle severdim seni
Sen yanağımı okşarken
Sırtımı dönerdim sana
Nefret ederdin benden
Belki de saçlarımı  koklardın.
Ve en çok bu yüzden severdin beni.

Eğer seni tanısaydım, böyle olurdu hikayemiz.
Ama bazı hayatlar birleşmez.
Zaten bu cümleler de çok duygusuz, gerçeksiz.

Nasıl Baslasam?

Gözlerine baktım senin
Çok değil sadece onlardı
Seni ele veren.

Camlar buğuluydu,
Yağmurun arkasından baktım sana
Sesini duyamadım.
Hatta sen beni görmedin bile

Sen güldün ya
Ben kahkahanı hayal ettim
Ama gözlerin
Gözlerindeki hüznü
Bir ben yakaladım.
 
Soguk oldu buralar
Nefesim dumanlı
Yok sarhoş olmadım hiç
Beni vuran senin hüznün

Sen beni alkol sandın da
Bir ben dolduramadım bardağını
Elin bir bana uzanmadı
Olsun, sen aslında hiç varolmadın da zaten

16 Ağustos 2011 Salı

Tık Ediyor Bazen

 

Tık eden anlar oluyor bazen insan hayatında. Şalterler atıyor. Farkında olduğun problemlere katlanmaya devam edemiyorsun sonrasında. O anda düzeltmek zorunda kalıyorsun.


Mesela bazen atar şalterlerde evde. O zamana kadar zorlanmıştır teknolojinin geldiği son nokta. Elektrikli süpürge, buzdolabı, 3-5 bilgisayar, çamaşır makinası. Ve sonra bir tık!. Bitiyor sonra. Duyuyorsun o tık sesini ama engel olamıyorsun. O kadar zorladıktan sonra o son çırpınış işe yaramıyor. Karanlık oluyor, sessizlik çöküyor. Hep bir şaşırmaca yaşanıyor o karanlığın ilk saniyesinde. "Aaaa nie şimdi böyle olduki?" Zorladın çünkü. Olmayacak bir şey için harcadın o eforu. Kaldırmıyor işte sistem. Bi durmak lazım, sakinleşmek, bi oluruna bırakmak. Lazım!


İnsandaki olayda buna benziyor. Hatta tıpatıp aynısı. Cinnet anı falan da değil üstelik. Tık ediyor düşünceler. O zamana kadar "Tik tak Tik tak" Geriye sayıyorsun, üstelik geriye saydığının da farkındasın ama o saniyeye kadar vazgeçmiyorsun zorlamaktan.


"Hakkaten olması gereken buydu." diyorsun. Diyorsun da , o ilk saniye de üzülüyorsun sende. Aslında kalkıyor omuzlarından, seni uyutmayan o düşünceler. Yaşadığın rahatlama, sonra buluyor seni. Öncesi çaresizlik. Karanlıkta otururkenki o ilk çaresizlik. Gözlerin alışıyor zamanla. Gündüz gözü gibi olmasa da, 3-5 bişi görüyorsun yine de. Farkına varıyorsun. Farkına varınca bir şey mi oluyor?


Hayır olmuyor aslen. Ama tık atıyor. Tik tak'lar bitiyor. Evet özgürsün artık, o karanlıkta yatıp uyuyabilirsin hiç bir şey olmamış gibi, ya da karanlıkta yolunu bulmaya çalışabilirsin. Tamamen sana kalmış, sana özel bir karar o. Sadece sana özel.


O ilk saniye, yalnızlığı en çok hissettiğin o an. Korkutucu, sarsıcı. Kendini ne kadar hazırlamış olursan ol, o an, tıktan sonraki, işte o anı atlatırsan, daha da sırtın yere gelmez. Eğer vazgeçmez isen kendinden.


Sendin çünkü aslında, zorlayan sistemi. Bazı zamanlar, bazı anlar, bazı kişiler uymuyor birbirine. Olmuyor yani. Naparsa yap olmuyor. "İki kişide isterse olur." diyorlar. Ama yok en büyük yalan. 2 kişi isteyince de olmuyor. Yine de ölüm yok sonunda. Hayat devam ediyor. Belki de o tık, en doğru kararın oluyor. Ya da en yanlış. Bunun cevabını karanlıkta kalarak bulamazsın. Unutma sen ışık kadar parlaksın. Eğer istersen.


Neyse işte o bir tık anı, günlerden, aylardan beri süren tik taklar. Bitiyor. Sen bitiriyorsun.


O karanlıkta kalıp vazgeçmek sana kalmış.


Tekrardan parlamansa an meselesi.


Sana kalmış her şey.


Sende bitmiş.


Gerisi en büyük yalan.


Çünkü bazen, 2 kişi isteyince de olmuyor.

7 Ağustos 2011 Pazar

Ahhh


Ahhh diyorum içimden, ahhh ve devam ediorum. Ne çok sevdim seni. Çok oldu seni seveli. Bir çırpıdaydı. Seni Sevdim ve koştum sokaklarda. Sen bilmiyorsun. Anlatsam da inanmayacaksınki seni sevmeye başladığım geceye. Senin için, yanından kaçıp gittiğim bir gecenin sabaha uyanışıydı. Benim için..benim içinse hiç uyumadan uyanmaktı. Ve şimdi uyurken izliorum seni. Uyan istiorum, çünkü ben seni uyandırmaya kıyamıyorum.


Aslında özel bu cümleler, sadece sana özel. Neden buraya yazıyorum bilmiyorum. Girip okursan yazdıklarımı, süpriz olsun diyedir belki. Bilmiyorumki. Geçen senelere rağmen hala seni düşününce içim kıpırdıyor. Üstelik şimdiye kadar sıkılmam lazımdı. Rahat batardı çünkü bana eskiden. Sonu ayrılıkla biten kavgalar etmek eğlenceli gelirdi.  Sanırım birini kaybetmekten hiç bu kadar korkmadım. Ya da belki de korkmuşumdur. Ama hiç bu kadar geçmişimi unutmamıştım. Bundan eminim. Sana son aşkım derken, ilk aşkım da demek isterdim. Ama o zaman içimdeki sevginin büyüklüğünü bilir miydim, yoksa harcarmıydım seni? Bilemedim.


Ve işin garip yanı, seneler sonra bu yazıyı okursam, yanımda sende olsan mesela. Yalan olmasa bu satırlar. Ben seni unutmak zorunda kalmasam. Öldürmesem midemdeki kelebekleri.


Evet, ilk defa gerçekten ilk defa, her geçen gün daha çok seviyorum seni. Giderek azalmıyorsun. Senin farkın bu kadar işte. Az gelmesin. Bunun ne kadar önemli olduğunu bilemezsin benim için.


Giderek azalmıyorsun, ve uyuyorsun şu anda. Ben Uyan istiyorum, çünkü seni uyandırmaya kıyamıyorum.


25 Temmuz 2011 Pazartesi

Ne Kadar Sacma

Bir çok şey saçma hayatımızdaki. Hiç bir anlamı yok çoğu eylemin. Naparsak yapalım nefes alıp vereceğiz, ve sonra bir gün artık nefes alıp vermeyeceğiz. İkisi arasındaki zamanda yaptıklarımız bizi mutlu eden şeyler olmalı bana göre. Zorunluluklarımız değil. Fakat tabiki de böyle olmuyor. Aslında ne kadar da saçma. Baya baya saçma aslında. Ha bu arada bu yazı da saçma. Hiç bir şey değiştirmeyeceği gibi muhtemelen beni anlayan biri de olmayacak. İntahara meyilli bir insan bile değilim. Dramatikte değilim. Öyle allı pullu cümleler kurup sizi can evinizden de vurmayacağım. Aşk acısı falan da çekmiyorum, bende kendinizden bir şeyler bulmayacaksınız yani,e kafanızı kaldırıp okumanıza gerek yok o zaman. Baya baya sıradanım yani ben.Baya baya da saçma.


Nefes alıp veriyoruz falan filan. İnsanlarla iletişim halindeyiz bunu yaparken çoğu zaman. Uğraştığımız olaylar, çevirdiğimiz muhabbetler aslında baya baya boş. Mesela bir insana olan nefretimin bu kadar kuvvetli olacağını tahmin etmezdim. Bu kadar midemi bulandırabilceğini hiç düşünmezdim. Ve onun çevremde olması, onun benle/ benim onunla uğraşıyor olmam sadece zorunluluktan. Hani "Sikerler" bile diyemiyorum, aslında diyorum ama içimden. Seslendiremiyorum. Hakkım yok çünkü. Zamanında kime ne kötülük yaptıysam, başıma gelen herşeyi hakediyorum sanırım. Çek o pis ellerini üstümden artık. Rahat ver, bırak nefes alayım, çünkü gün gelecek ve ben artık nefes almayacağım en nihayetinde.Rahat bırak o güne kadar beni. Konuşma, dokunma, yorum yapma, varsayımlarda bulunma, benim iyiliğimi istiyormuş gibi davranma. Yalancısın çünkü sen, yalancı, ikiyüzlü, sinsi tehlikeli bi sürüngensin. Evet tam olarak senin için bunları hissediyorum. Sesimin hiddeti seni korkutabilecek kadar yüksek. Bütün bu yazdıklarımdan sonra, bir maske yüzüme geçirdiğim, ve bir bıçak dudaklarımda, beni dilsiz bırakan. Saçma sapan oyunlar sonrasında. Fiziksel değil sadece, piskolojik de aynı zamanda. Çek ellerini üstümden be adam.


Ve sonra başka saçmalıklar, her tarafımda, 4 bir yanımda. Vıcık vıcık yapış yapış. Üstüne alınma be artık adam. Geçtin gittin sen çoktan. Rüzgarda kokun bile kalmadı. Çoluk çocuk muhabbetiyle oyalama beni. Görmüyor musun nelerle uğraştığımı? Görmüyor musun, "Yapamazsın" dediğin şeyi yapmaya ne kadar yaklaştığımı. Söylediğim her şeyi, yazdığım her satırı, alınma üstüne artık be adam. Bırak nefes alayım.


Üstüme gelmeyin sizinle görüşemiyorum, yanınıza gelemiorum die. Nasıl bu kadar küçük görürsün sorunlarımı? Anlatsam nelerle uğraştığımı, öldürmeyecek misin kendi ellerinle onları, bitirmeyecek misin kendilerine olan saygılarını o sivri dilinle, yakmayacak mısın gelmişlerini geçmişlerini? O zaman neden şimdi anlatmıorum die, küçümsüyorsun? O zaman neden anlamıyorsun, kafamın ne kadar benden gitmiş olduğunu? Ben kendimden bu kadar farklı davranırken, hala sorunun ne olduğunu nasıl merak etmiyorsun? O telefonlar hep triple kapatılıyor hep. Neden peki? Hayatında beni 1 kere anla be canımın yarısı. Anla ki, nefes alayım.


Merak etmeyin, ben kimim neyim diye? Saçlarım boya mı, gözlerimin rengi gerçek mi diye yormayın kafanızı. Kilo mu almışım, kilo mu vermişin size ne? Kopyalamayın yazdıklarımı. Merak etmeyin neler yaşadıklarımı. Neden ediyorsunuz ki? Sadece dedikodu ihtiyacı. Yoksa çokta umrunuzda değilim zaten. Çok mu kırıcı oldum şimdi? Saçmalamayın. İnsan olun biraz, yalvarırım insan olun, nefes alayım.


Şimdilik bu kadar, oje kokusunu özledim. Madde bağımlısı falan da değilim aslında. Ne kadar saçma..

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Uyuyamamak

Uyuyamamakla ilgili kaç tane tivit attım, kaç yazı yazdım ya da kaç cümle kurdum bilmiyorum. 2 günden beri büyük sıkıntıdayım ama yine. Dün gece de uyuyamadım. Öğlen 2 saat kadar bir şey uyudum ve bu gece yine uyuyamıyorum.


Uyuyamamak demek, gözlerin yansa ve batsa bile düşünceleriniz susmadığından bir türlü bilincinizi kaybedememektir. Düşünceler büyürler, büyürler, büyürler. Bazen günlük olayları düşünürken, bir anda en kötü anlarınızı hatırlarsınız. O anlar yine gerçekleşse bu sefer nasıl tepki vereceğinizi, eskisi kadar etkilenip etkilenmeyeceğinizi düşünürsünüz. Takıntı haline gelir düşünmek. Duramazsınız. Sürekli bir şeyler mırıldanır zihniniz.


Uyuyamamak demek, gecenin size kalması demektir aynı zamanda. Mesela ben genelde hep geceleri yazarım. Araya giren yok bölen yok. Telefon pek çalmaz.Nası göründüğünüzün önemi yoktur, çünkü yalnızsınızdır ve yakın saatler içinde kimse sizi arayıp buluşmak görüşmek istemeyecektir. Herkes uyuduğu için, saçma bi nedenden saçma acil bir işiniz çıkmayacaktır falandır filandir. Sessizdir gece, sessizlikten hoşlansanız bile, yine de en ufak seslere dikkat kesilirsiniz. ÜSt kat komşunun ayak seslerine kitlenirsiniz. Evde biri var sanırsınız. Yatağa yatınca kendi sesiniz, yataktan kalkınca gecenin sesi rahatsız eder sizi bu tip uykusuz saat sayısının maximuma ulaştığı zamanlarda.


Uyuyamamak demek, yatakta olduğunuz her saniye boyunca sinirinizin daha çok bozulup, daha çok atarlanmanız demektir. Bu atar öyle bir atardırki, aldığınız uyku hapları işe yaramaz. "Birazdan uykum gelecek" diye kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız ama gerilir bedeniniz. Kasılırsınız ve o uyku hiç gelmez.


Uyuyamamak demek, ertesi gün işlerinizin muhtemelen erteleneceği anlamına gelir. Bünye bu eninde sonunda yenilecektir uykuya ama bu muhtemelen, gündüz vaktine denk gelecektir. Mesela ben bu nedenden ötürü 2 haftadır ne spora gidebiliyorum ne de fizik tedaviye. Bunun için kendine daha çok atarlanıyorum. "Yarın böyle olmayacak" demek yetmiyor çünkü yarın da olsa, bir türlü normal insanların düzenine ayak uyduramıyorsunuz.


Mutsuz değilim, aslında çokta mutluyum. Sevdiğim insanla aynı metrekareler içinde olmak bana huzur veriyor. Kafama taktığım ufak problemlerim var tabiki her insan gibi ama, bunların 2 gün uyumamama neden olabilceğini düşünmüyorum. Benki, gündüz vakti bile, "Şu işim bitse, yatağıma yatsam hayal kura kura uyusam" diyen insan, şu anda yataktan ne kadar nefret ettiğimi anlatamam.


Neyse bu kadardı şimdilik. Gidelim Alfonso..

14 Temmuz 2011 Perşembe

Aldatılanlar

Aldatılanlar neden bu kadar korkar tekrar aldatılmaktan biliyor musun? Çünkü bilirler ne kadar çok acı çekeceklerini, affetseler bile o ilişkinin yüremeyeceğini. Zamanından önce kaybedeceklerdir sevdiklerini. Bunu en iyi aldatılanlar bilir.


Aldatılanlar neden bu kadar sinirlenir o telefon açılmadığında, geri dönülmediğinde ya da kapalı olduğunda biliyor musun? Çünkü daha önceden hep telefonları cevapsız kaldığında aldatılmışlardır. Bilirler.


Aldatılanlar neden bu kadar hislidirler biliyor musun? Çünkü onları içten içe uyaran ama zamanında asla dinlemedikleri iç seslerini dinlemeyi zor yoldan öğrenmişlerdir.


Aldatılanlar neden kolay kolay güvenemezler karşılarındakine biliyor musun? Çünkü bilirler yalan söylemenin nefes almak kadar kolay olduğunu.


Ve bilirler, eğer Dünya üstünde bir kişi bile bu kadar kolay yalan söyleyebiliyorsa, karşılarına çıkan her insan da o kadar kolay yalan söyleyebilir.


Evet herkes aynı değildir ve herkes birbirini farklı sever. İlişkiler aslında eşsizdir. Kendilerine has, kendilerine özgü. Ama güvensizlikler hep aynıdır. Bir kere yerleşti mi o korku, silinip atılamaz. Aldatılan olmadan, aldatılmayı anlamak zordur.


"Amaaaeeenn benden iyisini mi bulacak, aldatırsa aldatsın kendi kaybeder." ya da;


"Amaaeenn aldatılıyorsam da bilmiyim daha iyi, bilmediğim şey beni üzemez"   der hiç aldatılmamış olanlar. Ama aldatılanlar şüpheye düştüklerinde, hep zorlarlar, hep üstüne giderler şüphelerinin. Haksız çıkmak için yaparlar bunu. Kendilerine güvensizliklerinden değildir aldatılma korkusu. Aldatılmamış bir insan bilemez o duyguyu. Aldatılanlar bilirlerki, ilişkilerin hep o en mutlu anında, hiç bitmeyeceğine inandıkları noktada aldatılmışlardır.


Olgunlaştırır insanı aldatılmak, kendisiyle çelişmeyi öğrenir insan. Bir tarafı sonsuz güvenirken, bir tarafı içten içten fısıldar kulağına; "Ya yine aldatılıyorsa?". Ama yine de, bir kere aldatıldı diye, diğer ilişkilerinden bunun acısını çıkartmak istemezler eğer gerçekten seviyorlarsa. Tekrar tekrar aldatılsalar da, kaybetmezler inançlarını. Kaybetmek istemezler. Kaybederlerse hiç mutlu olamayacaklarını bilirler çünkü.İnançlarını kaybetmemek için saçmalarlar çokça.


Aldatılmamış bunun yüzünden acı çekmemiş insan anlayamaz bunları.


Hiç kimsenin bu yazıyı anlamaması dileğiyle..

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Kolaylasmaz

Hangi yasta olursa olsun ask, bitisler hep zor. Kolaylasmaz ayriliklar. Hayatina onlarca insan girer cikar. Varliklarina alistigin gibi yokluklarina da alisirsin, ama ask bitince iste, o hep zor.
Kucukken ayrilik nefessiz birakir seni. Kucuksun ya daha, onun cevresinde dondugunu sandigin Dunyan durmustur sanki. Devam edemeyecek gibi olursun. Lakin hep bir ya barisirsak umudu vardir icinde. Zamanla gecer sonra. Kucukken daha uzun surer atlatman ayriliklari. Kucukken atarsin cerceveleri duvara kirilsinlar diye. Gidip yeni cerceveler begenirsin. Olur yani. Hayat devam eder.
Buyudukce daha olgun karsilarsin bitisleri ama daha cok yanar canin. Cunku bilirsin bu gidislerin bir donusu olmayacagini. Daha cabuk atlatirsin yasin ilerledikce, fakat daha koyu akar gozyaslarin. Daha yogun. Gidip yeni cerceveler de begenemezsin ve artik ayni cercevelerde de yasanmaz ayriliklar. Bir turlu olmaz o zaman.
Sana anlatilanlar gibi degildir Hayat ve asla kolaylasmaz ayriliklar.
Acinin olgunu daha cok titretir adamin icini.
Oyle degildir sanirsin ama oyledir kucugum..

10 Temmuz 2011 Pazar

Bon Jovi Konseri

Evet sonunda buraya yazabiliyorum. Öncelikle hayallerimden birini gerçekleştirmiş bulunmanın dayanılmaz hafifliğindeyim. Geriye kitap yazmak ve Mustang (tercihen 68 model) sahibi olmak kaldı. İnsanın hayallerini gerçekleştirdiği zaman yaşadığı rahatlama ve mutluluk gibisi yokmuş arkadaş. Bunu anladım. Neyse, öncelikle bu yazımda, benim yaşadığım maceralar -ki size enteresan gelmeyebilir-, ve sonrasında da konser gözlemlerim olacak.


Efendim, sabah evden erken çıkacağımız için sevgili Topik bende kaldı konserden bir önceki gece. Sabahta 9.30 civarında uyanıp hazırlıklara başladık. Saat 10.30 civarıda evden çıktık. Yaklaşık 20 dakika süren inanılmaz bir yolculuktan sonra stada ulaşmıştık fakat sevgili taksici şöför bey amca bizi otopark girişinde bıraktığı için, gerek otoban kenarında yürüyerek, gerek saçma sapan otluk alanlarda mahsur kalmak suretiyle, yaklaşık 1 saat sonunda  metro girişine ulaşmayı başardık. Metro girişinden stadyuma doğru ilerlerken,2 kız daha in ve cinin top oynadığı izbe karanlık (aynı zamanda serin) otoparkımsı bir alanı çeşitli işçi ve görevlilerle yürüyerek aştık. Bunun sonrasında tekrardan güneşi görmek suretiyle sıraya girmiş insanlara doğru yönelerek, sıradaki yerimizi aldık. İlerleyen saatlerde yanımıza başka arkadaşlarımızda geldi. Falan filan derken ben 3. derece güneş yanığı oldum. (Şuanda her tarafım ilaç ve güneşle temas yasak.) Neyse bunlar kişisel detaylardı. Şimdi biraz konser alanı ve organizasyondan bahsedeceğim.


Efendim öncelikle söylemek istediğim şey organizasyonun tam anlamıyla bir felaket olduğudur. Annesinin ölümünden dolayı sahneye çıkmaktan vazgeçen ŞEbnem Ferah yerine altarnetif birini bulmadıkları için (bul-a-madıklarını düşünmüorum) saat 3te açılacak olan kapılar 5 gibi açıldı. Ve bizim beklediğimiz alanda kesinlikle WC yada seyyar WC bulunmadığından zor anlar yaşadık. Malum güneşin altında saatlerce durduğumuz için stabil bir sıvı tüketimi içindeydik. Saat 17:00 gibi kapılar açıldı fakat yine de stadın içine alınmadık. Stada girmemiz 18:30 civarı gibi gerçekleşti. Sahaiçine girdiğimizde herhangi bir alkol satışı olmadığını öğrendik. Fakat sonradan el altından bira satışı olduğunu çözdük. İlk biralarımızı aldık. İkincileri almaya gittiğimizde ise, sahaiçine bira satışının kalktığını, sadece VIP olan kısımda satışın olacağını öğrendik. Ben konsere odaklandığım ve devamlı Wc ye gitme derdim olmasın diye zaten sıvı almayı düşünmüyordum fakat yine de bir sinir artışı yaşandı. Yani dediklerini odur ki; "Hem fakirsiniz(sahaiçi biletler) hemde sarhoş olamazsınız" Gerçi daha sonradan edindiğimiz bilgilere göre satılan bira zaten alkolsuzmuş. Bunun anlamsızlığını burda tartışmayacağım bile. Alkolsuz içecek içmek sadece çiş getireceğinden alkolsuz bira içmekte bir o kadar aptalca. Birde çıkışta yaşanan metro izdihamı vardı. Biz o kalabalığa girmeyip, duvardan yandaki inşaat alanına atlayıp ordan kaya birikintilerini ve küçük tepeyi aşarak Tem'e ulaşmayı başardık.


Stadla ilgili görüşlerim ise şöyle. Stad hakkaten çok güzeldi. Benki pek stad bilmem ama gerçekten insan hayran kalıyordu. Ama sıkıntısı, çok eko yapmasıydı.Akustiği bozuk bir stad olmuş. Yani konser yapmaya uygun değildi bence. Olimpiyat stadında katıldığım U2 konserinde kesinlikle böyle bir problem yoktu ve bu konserinde kesinlikle Olimpiyat stadında yapılması gerekiyordu bana göre. Ben organizasyon şirketini suçluyorum ve bir daha bu şirketin organize ettiği bir konsere gitmeyi düşünmüyorum açıkcası.


Konser başladığında yaklaşık olarak bazı boş alanları göz önünde bulundurmaz isek, her yer doluydu ve sanırm 60bin kişi vardı. Katılanların yaş ortalaması 30-40 arasında olduğundan dolayı çok keyifli bir kalabalıktı. Hiç kimse birbirine rahatsızlık vermedi. Bon Jovi çıkmadan önce arkadaşlar edindik, setlist üstüne konuştuk, grupla ilgili bildiğimiz şeyleri paylaştık. (Bu arada yasıktır ki, birazcık yaşlandığımızı anladık, daha dünün poposu bezli çocuklarıydık biz) Öyle bir kalabalıktı ki bu, grup sahneden ineceği zaman, seyirciler konser alanını öyle bir inlettilerki, tekrar çıkıp 3 sarkı daha söylediler. Grup elemanlarının yüzlerinden, ne kadar duygulandıkları ve mutlu oldukları belli oluyordu. Maroon5 konser rezaleti gibi kesinlikle değildi.


Konser başladığında, hemen hemen her şarkıya bütün stad olarak eşlik ettik. Ve bu inanılmaz bir duyguydu. Gerçekten o kalabalığa dahil olduğum için kendimle gurur duydum. (Bu arada ilk sahneye çıktıklarında gözyaşlarıma hakim olamadım.) Grup yaklaşık 2 saat 40 dakika boyunca ara vermeden sahnede kaldı. Ben bir ara baya baya bayılcak gibi oldum çünkü şarkı söylemek bana göre çığlık atmak olduğundan, nefes almakta problem yaşadım. Fakat Jon Bon Jovi'nin inanılmaz performansı karşısında kesinlikle 1-2 şarkıda dinlenmeyi bile göze alamadım. Topikle önümüzdeki güvenlik görevlisinin suyunu istedik utanmadan.Çünkü öleceğimi bilsem gidip su almazdım yerimden ayrılıp. Adamda halimize acıyıp suyunu bize verdi. Suyu içtikten sonra kendime geldim. Ama ben 25 yasında bu kadar kesildiysem, 49 yaşındaki bir insanın performansı gerçekten takdir edilesi bir durumdu. Bir ara Jon Bon Jovi, Bon Jovi isimli 10 numaralı Türkiye formasını  giydi ve yaklaşık 5-6 sarkı boyunca üstünde kaldı.


Jon Bon Jovi'nin yaptığı Mick Jagger taklidi komik olduğu kadar inanılmazdı da. Ses taklidini ve Mick Jagger'in imzası haline gelmiş olan dans shovunu kusursuz yaptı. İnanılmaz eğlenceli bir görüntüydü. Söylediği 'Pretty Woman' şarkısı ise konsere ayrı bir hava kattı.


Konserle ilgili tek pişmanlığım VİPten bilet almamam olmuştur. VİPten sonraki kısımda en önde yer bulmuş olsamda, (7 saat önce gittim olsun o kadar) yine de daha yakın olmak isterdim. Bir daha Türkiye'ye gelirler mi bilemem ama, muziğe veda etmeden bir turne daha yaparlar diye ummaktayım. Ve o turneyi yaptıklarında Avrupadaki bütün konserlerine VIPten bilet alıp katılacağım.


Son kez olarak, bu konser benim hayatımın konseriydi. İlerde çocuklarıma 'Ben o konsere gidip sesim kısılana kadar şarkılara eşlik etmiştim' diyecek olmanın mutluluğu bir başka. Bitmiş olduğuna hala inanamıyorum. Ama dün gece gerçekten TT Arena da bir tarih yazıldı ve ben bunun bir parçasıydım.


I WAS THERE, TT ARENA. 08.07.2011

1 Temmuz 2011 Cuma

Yine Cümleler

 

Yine cümleler var aklıma takılan. Başları belli ama sonları çok flu. Belirsiz.Hem zaten her cümlenin bitmesine de gerek yok. Uzun zamandır olmadığım bir kafadayım. Uykulu gözlerim ve karnımdaki beni nefessiz bırakan sancılar bunun sorumlusu.


Lenslerimi çıkartmıyorum bir kaç gündür. Beynimle bütünleşmelerini ve düşüncelerimi netleştirmelerini bekliyorum çaresizce. Nasıl görüşümü düzeltiyorlarsa..


Ve evet ben gözbebeğime dokunabiliyorum. Ve bazen hissedebiliyorum çevremdeki insanların daha seslendirmedikleri düşünceleri. Ama bunun sadece ben farkındayım. Bu yüzden bu kadar şaşırıyorlar, ben onların düşünceleriyle sesli konuşunca. Olsun. Şaşkın bakışlara, gülümseyerek bazen kahkaha atarak karşılık veriyorum. Odadaki ağırlık dağılıyor böylece.


Bazen o kadar ağrıyorki karnım, bir gün çocuk doğurmam gerekirse ne yaparım bilmiyorum. Nefessiz kalabiliyorum. Konuşamayabiliyorum. Sadece başım okşansın isteyebiliyorum.


Kendimizi herkesten koruyamaya başladığımızda, daha kolay oluyor birine dokunmak. Duvarların arkasına saklanmış dokunuşları hissetmiyoruz zaten pek. Sadece alışageldiğimiz hareketlerin tekrarı oluyor bunlar. Daha fazlasını istiyorsan, sıkıntı. Ve ben daha fazlasını istiyorum. İstediklerime kavuşmuş olmamın dayanılmaz hafifliğinden, rahatça ifade edebiliyorum bunları. Ulaştım çünkü bulutlara ben. Fakat lenslerimi çıkartınca, pek göremiyorum aşağıda neler olup bittiğini. Pek umrumda değil, çünkü yanlız değilim olduğum yerde.


Neyse şimdilik ben gidiorum. Cenin pozisyonum beni bekler.


 

27 Haziran 2011 Pazartesi

Kitap Listesi

 


Efenim şimdi buraya elimde olan ve okumayı planladığım kitapları yazacağım. Belki ilginizi çeken bir şey olur. Sizde okursunuz. Sonra mesela yorumlarımızı paylaşırız aramızda. Olmaa mı? Bence çok güzel olur. Hedefim bunları yaz sonuna kadar bitirmektir. Aralarında küçükken okuduğum, ama yine okursam daha çok öğrenebilceğimi düşündüğüm kitaplarda bulunmakta efendim.


Neyse ciddi olanlardan başlayalım öncelikle;




  1. Batının Kaynakları Cilt1- Mark A. Kishlansky Açılım Kitap

  2. Batının Kaynakları Cilt2- Mark A. Kishlansky Açılım Kitap

  3. Türklerin Tarihi Pasifikten Akdenize 2000 yıl - Jean-Paul Roux -Kabalcı Yayınevi

  4. Cengiz Han Yaşamı Ölümü ve Yeniden Dirilişi- John Man- Nokta Kitap

  5. Devlet- Platon- Hasan Ali Yücel Klasikler Serisi- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

  6. Batı Felsefesi Tarihi 1- Bertrand Russel- Say Yayınları

  7. Batı Felsefesi Tarihi 2- Bertrand Russel- Say Yayınları

  8. Batı Felsefesi Tarihi 3- Bertrand Russel- Say Yayınları

  9. Bilim ve Yanılgı- Taha Akyol- Doğan Kitap

  10. İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü- Cengiz Özakıncı- Otopsi Yayın

  11. Mesnevi- Mevlana


Evet bunlar okumayı hedeflediğim entel dantel olan kitaplar. Herşeyden okumak lazım bence. Kitap okumanın hakkaten sonu yok. Kendimle en çok gurur duyduğum özelliktir okuyabilmek. Neyse şimdide biraz daha eğlenceli, aksiyonlu, pembe dizi kıvamında, kafa oyalayıcı ve rahatlatıcı kitaplar.




  1. Marilyn Monroe ve Bilinmeyen Hayatı- J. Randy Taraborrelli- Artemis yayın

  2. Ölüm ve Şeytan- Frank Schaetzing- Resif Yayınları

  3. Sufizm Üzerine Konuşmalar, Sır- Osho-Butik Yayıncılık

  4. Human Design(İnsan tasarımı)- Chetan Parkyn& Steve Dennis

  5. Klasik Yunan Mitolojilerinin En güzel Efsaneleri 1- Gustav Schwab- İlya Yayınları


Sanırım bu kadar yeter. Hem muhtemelen okumayı bırakın listede neler varmış die bile bakmayacak çoğunuz. Ama olsun ben yazmış oluyım, rahatlamış oluyım. En kötü kendime liste oldu işte. Aradan okumayı unutuğum olursa bile, burdan bakıp hatırlayabilirim tekrardan. Aslında daha yazardım, bunlardan daha çok kitap var elimde şu anda ( I lav may laybreri)


Ama olsun şimdilik bu kadar.